AVRASYADA YENİ DENGE ARAYIŞI
ABD de; 02 kasımda 2004 de yapılan seçimlerde, Amerikan halkı yeni başkanını seçti. Seçim sonucu; George  W. Bush’ un politikalarının  güçlü bir şekilde desteklediği anlamına gelir. Halen ABD nin uyguladığı “dünya’ya egemen olma”  politikasında değişimin olmayacağının gördük.

 


1.DURUM:

    ABD de; 02 kasımda 2004 de yapılan seçimlerde, Amerikan halkı yeni başkanını seçti. Seçim sonucu; George  W. Bush’ un politikalarının  güçlü bir şekilde desteklediği anlamına gelir. Halen ABD nin uyguladığı “dünya’ya egemen olma”  politikasında değişimin olmayacağının gördük.

Bunun pek çok emaresinin yanında, Iraktaki ABD  kara kuvvetlerinin mevcudunu, 138.000  den, 150.000 çıkarmaya karar verildiği anlaşıldı.

 ABD; başta Irak olmak üzere Ortadoğu da  güç kullanma ve bölgeyi  kontrol altında tutma ve bu maksatla bölgede daha uzun süre kalmak için çıkan fırsatlardan yararlanmaya devam edecek.

ABD nin Ortadoğu bölgesinde bu kadar büyük güç bulundurması, bölge ülkeleri üzerinde “psikolojik ve fiziki askeri baskısını sürdürmesi” başta İran olmak üzere, Türkiye ve komşularında  bir güvenlik zafiyeti yaratıyor.

Bu durumda; bölge ülkeleri güvenlik ve bekaları için ne yapabileceklerini araştırsalar da, aslında   bir çözüm üretemediklerinin farkındalar.

Üretilecek çözüm ABD nin karşısında olmayı gerektiriyor. Bunu da  hiçbir bölge ülkesi göze alamıyor.Çünkü;

a.Bölge Ülkeleri bir birlerine güvenemiyorlar.

b.Bölge ülkelerinin ayrı ayrı  Milli güçleri (Ekonomik, siyasi, askeri, bilim ve teknolojik, insan gücü, idari ve kültürel,  psiko-sosyal güçleri v.s.) ABD nin potansiyel gücü karşısında yetersiz  kalıyor.

c.Bölgenin yönetimleri, iktidara gelmeden önce veya  iktidara geldikten hemen sonra, ABD ne gidip işbirliğinde bulunacaklarını (bazıları buna talimat alma diyor) ifade ettikten sonra,  yapılacak işler hakkında Amerikan yönetiminden destek talep ediyor.  Ondan sonra  ülkesinde iktidar olabiliyor.

d.Bu yönetimlerin, ABD ni karşılarına alarak ülkelerinin geleceğine etkileri olacak  “gerçek milli çıkarlarını” savunacaklarını düşünmek, bölge politikaları ve politikacılarının vizyon ve misyonuna aykırıdır.

e.ABD kendisine yönelik bir dayanışma, işbirliği ve ittifaka asla izin vermeyeceği gibi bunu önlemek için zaten gerekli altyapıyı oluşturmuş, devamlılığını sağlamak için baskıyı sürdürüyor.

f.ABD Ülkelerdeki karşı hareketleri, başlamadan bitirmek için çok etkin politikalar uyguluyor.   

Sonuçta; Dünya politik  yapısı, bölge ülkelerinin yönetimlerini başka bir politika geliştirmelerine imkan tanımıyor.Devlet adamları da riske girmeyi  düşünmüyorlar.

Bu durum; ezilen ulusların içinden, özellikle İslam coğrafyasından çok miktarda kurtarıcı olduğunu savunan örgütler ve liderler çıkarıyor. Bunlar varlıklarını sürdürebilmek için eylemci yetiştirmek ve eylem yapmak zorundadırlar. Masum insanların “şehitlik” duygusunu istismar ederek ölüme gönderiyorlar. Bu duyguya kendisini kaptırmış insanlar kadar tehlikeli bir silah henüz bulunmadı.

Çünkü bu insanların devletlerindeki yöneticilerini duyarsızlığı ve suça ortak oluşu ve bunun gizlenmesi için başvurulan yöntemler bu ülke insanlarını çaresizliğe itiyor.Başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere İslam dünyası kaynıyor.ABD nin Ankara daki görevlileri Ulusta bazı dükkanlarda “Bu dükkana “AMERİKALILAR GİREMEZ veya  ONLARA SATIŞ YAPILMAZ” diye levhalar asmasının çok ciddi anlamı vardır. İşte bundan dolayı bireysel ve kitlesel olarak, Amerika ve İsrail karşıtı insanların çoğalması ve bu ülkelere karşı düşmanlık artıyor.

 Bu gelişmeler ABD ile İsrail’in uzun vadede  barış politikalarını   zorlaştıracağı gibi kan davası kültürünün egemen olduğu bu coğrafyanın kin ve düşmanlığını körüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

 

2.ÇÖZÜM:

 

Yeni gelişen durumlara uyacak milli benliğimiz ve değerlerimizle öz kaynaklarımıza dayanan yeni bir “Ulusal güvenlik Stratejisi” geliştirmek zorundayız. Bunu yaparken ABD düşmanlığını körüklemeden ve bu ülkenin saldırılarını üzerimize çekmeden yapmak gerekir.

Türkiye; gerek ABD ile ilişkileri ve gerekse içinde bulunduğu ittifaklar ve uluslar arası konjöktür çerçevesinde bunu yapabilir mi?

Bunun cevabı, Türkiye’nin mevcut imkan ve kabiliyetlerini dikkate alarak ifade edecek olursak  bunu yapabilir.

Hemen olmasa da belirli bir zaman sürecinde, “Milli Gücünü”  seferber ederek bunu yapabilir. Türkiye dış tehdidin önemli ölçüde azalmasından sonra en büyük tehdit olarak, ülke içerisinde meydana gelen “Bölücü” ve “İrticai” akımları öncelikli  tehdit olarak kabul etti. Bölücü terör ile İrtica nın arkasındaki güçleri yeteri kadar dikkate almak külfetine girmedi. Eğer bunlar düşünülmüş olsaydı, şu ana kadar  politik ve askeri işbirliği ve ittifaklar oluşturma ihtiyacında önemli bir mesafe kazanmış olurduk.  

Şimdi bunun arayışı içindeyiz. Çünkü; dost bildiğimiz ülkelerin sürekli Türkiye’nin itibarını örseleyen ve onun çıkarlarına zarara veren durumlarla karşılaştıkça şoke oluyoruz.

Yeni ve samimi ittifaklar oluşturmayı düşünüyoruz ama nasıl yapabileceğizin kararını verip o istikamette yönelime girmiyoruz.

 Oluşturulacak bu ittifak yapısı içinde mutlaka nükleer güce sahip bir büyük ülkenin  bulunması ittifakın  etkinliğinin  artmasını sağlar.

Tehlike; Ülkemizin güneyinden başlamak üzere sınırlarımıza dayandı. Daha fazla oyalama ve zaman kazanma siyasetine  devam edersek çok geç kalmış olacağız.

 İki kutuplu dünyanın tek kutuplu hale gelmesi durumunda da  “Türkiye’nin öneminin azalmadığı görüldü. Ülkemize bulunduğumuz coğrafyada bir şeyler yapmak isteyen her ülkenin veya kuruluşun ihtiyacı vardır.”

 

3.TEHDİTLER VE RİSKLER:

 

Tehdit; bir ülkenin benimsediği değerler ve kurumlarla var olmasına mani olan ve bunları ortadan kaldırmak ve değiştirmek isteyen saldırılardır. Tehdit eskiden bir ülkenin işgal edilmesi onun çıkarlarına zarara verilmesi olarak algılanırken, şimdi  “ Çok yönlü, çok boyutlu ve değişken “ olarak ülke değerlerine yöneliyor.

Türkiye için en büyük tehdit Lozan barış antlaşmasıyla ülkenin uluslararası boyutta sahip olduğu saygınlık, değerler, egemenlik ve toprak bütünlüğüne yönelik saldırılardır.Bu değerlerimizi aşındıran ülke ABD dir. Türkiye’nin duyarlık gösterdiği her konun karşısına ya ABD kendisi, veya destek verdiği bir ülke veya kurum karşımıza çıkıyor En son örneği  Patrikhane meselesidir. “Patrikhane Türkiye'den yeni taleplerini sıraladı:


Yunanistan'da yayınlanan Elefterotopia gazetesine göre, Fener Rum Patrikhanesi, Atina ve Brüksel'e ve Türk hükümetine mesajlarını yollayarak destek arıyor.
      Patrikhanenin Türk hükümetinden saygı gösterilmesine inandığı görüşler şunlar:
      590 yılından beri geçerli olan Patrikhane’nin ekümenliği Türk hükümeti tarafından tanınmalı.
      Heybeli Ruhban Okulu tekrar açılmalı.
      Patrikhane’nin hukuki varlığı tanınmalı.
      Patrikhane ve Rum azınlığın mülkleri garantilenmeli.
      El konulan vakıf statüsü değiştirilmeli.
      Büyükada Yetimhanesi, Patrikhane’ye geri verilmeli.
      Balıklı Rum Hastanesi’ne konulan yüksek vergi kaldırılmalı ve tekrar azınlık kurumu olarak tanınmalı.
      Azınlığın kurum ve binalarında yönetim kurulu seçimlerinde zorluk çıkaran yeni yasa kaldırılmalı ve seçimler azınlığın gelenek ve göreneklerine uygun yapılmalı.
      Yabancı ülke vatandaşları kilise mensuplarına Türkiye'de oturma ve çalışma izni verilmeli.
      Patrik seçimi bütün dünyada bulunan despotlar arasından yapılmalı ve Türk vatandaşlığı sonradan verilmeli.
      El konulan kilise ve mülkler geri verilmeli”

 Talebi Türkiye için ne anlama geliyor?  Halkımız iyi düşünmelidir.Daha pek çok farklı tehditler karşımıza çıkacaktır. Bu gün “ Çok yönlü tehdit” içinde düzenli ordunun büyük çapta  sınır ötesi bir harekata, başka bir ülkede, belki  Irak’ da günün birinde kullanılacağını ciddi olarak zamanında  düşünmüş olsaydık ve silahlı kuvvetleri bu doğrultuda yapılandırmış olsaydık  bu gün bu kadar alternatifsiz durumda olmazdık.

Şimdi; BM ilkelerinin  51 inci maddesine dayanarak “meşru müdafaa ve sıcak takip hakkını  kullanılacağımız”  bir duruma süratle sürükleniyoruz. NATO standartları dışında  donanmış bir ordu ile işbirliği yapmaya ne kadar hazırız?

Şimdi, Irak’ın kuzeyinde “sözde  bir Kürt devleti kurulmasına izin verilecek mi?  verilmeyeceksek nasıl mani olacağız?

Son çare olarak silahlı kuvvetleri kullanacak olursak  kimlerle işbirliği yapacağız. Şüphesiz bunlar ortada alenen tartışılıp konuşulacak konular değil ama, “Gizliliğin” arkasına saklanarak bunu geçiştiremeyiz.Böyle bir durumla karşılaştığımızda bundan önceki dünya olaylarına bulduğumuz mazeretlere de olduğu gibi “hazırlıksız yakalandık” mazeretini artık bu millet kabul etmeyecek. Sorumluların görevi bunlara hazırlıklı olmayı gerektiriyor.Nasıl 1963  senesinde Kıbrıs olayları kapımıza dayandığında hazırlıksız olduğumuzu gördük. Bunu açıkça millete söyledik. Milletimizde nasıl  güçlendirme vakıflar dahil varını yoğunu harcadı, çıkarma gemileri yaptı. En az on yıl  bu konuya odaklandı hazırlık yaptı. Yunanistan’ın  hatası  ile çıkan fırsatı nasıl lehimize çevirdik?. Askeri harekat ile  Kıbrıs Türkü’nün can ve mal güvenliğini nasıl sağladıksa, şimdide Ülkemizin bütünlüğünü tehdit edecek Irak da  sözde  bir  Kürt devletinin kurulmasını engellemek için hazır olmalıyız.n Hazırlıksız yakalandık mazeretini kabul etmiyoruz.

Günümüzde Ülkemizin karşılaşacağı yeni tehdit ve riskler şunlar olabilir:  

Dünyada tehditler küçülmüş, ancak sayıca çoğalmış ve önceden kestirilemeyecek mahiyet almıştır.

Uluslararası terörizm, fundamentalizim,

Kitle imha silahlarının yayılması,

Yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik, saldırganlık, ırkçılık, organize suçlar,

Silah ve uyuşturucu kaçakçılığı,

Tabii afetler, ekonomik krizler, çevrenin bozulması ve hoşgörüsüzlük gibi uluslararası barış ve istikrara yönelik çeşitli, yaygın ve önceden kestirilmesi zor, yeni risk ve tehditlerin belirmesine de  hazırlıklı olmalıyız.

Bu tehditler aniden ve önceden kestirilemeyecek şekilde süratle ortaya çıkabiliyor.

Tek süper güç ABD ; bu  gelişmelere önderlik etme veya sorunları çözme  imkan ve kabiliyetini  giderek  kaybediyor.

Çünkü Amerika’ya karşı tüm ülkelerde bir güvensizlik vardır. Küresel nitelik taşıyan yukarıdaki sorunlara karşı mücadelenin aynı şekilde küresel boyutta ve uluslararası işbirliği mekanizmaları çerçevesinde yürütülmesi gerekmektedir.

Risklerin çoğu Türkiye’nin çevresinde görülmesi endişe vericidir. Bu eğilimlerin Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Doğu’da uluslararası barış ve istikrarı bozan  güvenli endişeleri yaratan bu tehdit ve riskler  uzun süre devam edecektir.

Batının ve Türkiye’nin benimsediği, pazar ekonomisi değerleri tehdit altına girmektedir. Irak’ da 70 den fazla Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bunun arkasının kesileceğini beklemiyoruz. Bunu  üzülerek ifade ediyorum ki  gittikçe artacaktır.

Uluslararası toplumun, toplu katliamları önleme kabiliyetinin güçlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Hızla gelişen global ekonominin gerisinde kalan ülkelerdeki açlık ve yoksulluk ve bunun sebep olduğu göçler, mülteci akını, kültür çatışması, uyumsuzluk ve dünyada bazı bölgelerde görülen salgın hastalıklarla toplu mücadele etme gereği belirmiştir.

 

5.NATO İLE BİRLİKTE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ:

Dünya barışının sağlanmasında önemli bir yer tutan NATO’nun etkin üyelerinden olan Avrupa Birliği ülkelerinin yeni teşkil etmeye çalıştıkları “Avrupa’nın Yeni Güvenlik Kuvvetleri” NATO’ya bağlı veya bağımsız olacak.Ancak bunun bağımsız bir Avrupa Gücü olması fikri ağır basıyor.AB üyesi olmayan  Türkiye bu gücün içinde tam yetki ile yer alamıyor.NATO  ya rağmen AB yeni bir askeri yapılanmaya gitmesi karşısında bizimde ayni hakkımız olduğu anlamı vardır. Yani; AB yeni bir askeri ittifak meydana getiriyorsa bizde ulusal çıkarlarımızın  gereği NATO  dışında  bir askeri örgüte üye olabiliriz. Zaten; NATO’nun şimdiden içi boşaltılarak adeta bir yardım kuruluşuna dönüşmesi ihtimali  vardır.

Avrupa Birliği ülkelerinde NATO’ya yönelik çelişkiler yaşanırken 1997 yılında Pekin’de  kurulan “Şanghay Beşlisi”’nin yapısı ve faaliyet alanları Haziran 2001’deki toplantıda genişletilerek Asya’da, Çin, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın da katılımıyla gittikçe güçlenen bir organizasyona dönüşmektedir.Bu yapılanmaya ümit bağlayan pek çok ülke vardır. Ancak AVRASYA coğrafyasında ABD ni dengeleyecek güçlü bir işbirliği ve ittifakın yakın dönemde en erken on yıl içinde pek mümkün görülmemektedir.Buna rağmen gelişmeler, tek süper gücün karşısında “Asya’da Asya dışı güçlere karşı” stratejik işbirliği esaslarının temellerini de oluşturan bu gelişmelerin etkin olması için zamana ve deneyime ihtiyacı vardır.

ABD başkanı George Washington 17 Eylül 1796 tarihinde siyasi hayattan çekilirken yaptığı veda konuşmasında şöyle demiştir.“Belirli bir millete sevdaya bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi adet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülke ile öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurt severler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler.” Bizim için gerçek yurtseverleri şüpheli durumuna düşüren bir olay, ABD başkanının bu sözlerinden 150 yıl sonra, 1946 yıllarının koşullarının getirdiği şartlar artık şimdi yoktur. Ülkenin bağımsız dış politika geliştirerek;

a. Ülkenin tam bağımsız olduğunu gösterelim,

b. Ülkenin coğrafi bütünlüğünü  koruyalım,

c. Ortak milli laik cumhuriyetin özlenen kültürünü geliştirelim,

d. Yakın çevrede beliren tehditleri önleyelim,

e.Coğrafi bütünlüğü bozan iç ve dış tehditler ile Laiklik ilkesini değiştirmeye yönelik gayretleri takip ve tedbir alacak devlet kurumlarının görevlerine  “Güvenlik” politikasına  öncelik vermelerini talep edelim.

f.Ulusal azınlıklar yerine “halk grupları” diyerek daha alt kimlikleri de ön plana çıkaran, “temiz toplum, temiz ırk” yaklaşımıyla kimlik çatışmaları teşvik edilen AVRUPA dan bize üçüncü sınıf işlemi yapılmaya devam edileceğini artık görelim.

g.“Bölgesel azınlık dilleri Avrupa Şartını” kabul ederek bölünmeler teşvik edilirken,Hollandalı siyasi teori profesörü JOS DE BEUS ‘un şu sözlerini unutmayalım.

”..Güçlü bir demokrasi için alt kültürlerin zayıf olması gerekir.

 Alt kültürler kuvvetlendikçe  demokrasi zayıflar, Hollanda’da çok kültürlülük çökmüştür. Almanya da da aynidir. Amerikan Rüyasına eşdeğer bir Avrupa rüyasından söz edilebilir m?i..” derken aslında ayni soruyu biz de  kendi ülkemiz için sormalıyız.

 

Avrupa halk partilerinin Berlin’deki 14’üncü kongresinde bir konuşma yapan Almanya’nın eski Başbakanı Helmut Kohl, “Avrupa Birliği’nin Hıristiyan değerlerinden vazgeçmemesi gerektiğini söylerken “Hıristiyan dünya görüşü ve Hıristiyan değerlerinin olmadığı bir Avrupa benim Avrupam değildir” sözlerini söylerken 17 ARALIK 2004 de Türkiye’nin AB den tam üyelik için müzakerelere başlama tarihini alamayacağını ilan etmiş olmuyor mu?  

 

Türkiye, AB'ye yönelik beklentilerinde bir rüya aleminde dolaşıyor.Çünkü;

AB denince; “Din, Demokrasi, Serbest piyasa ekonomisi, İnsan haklarına saygı esasına dayanan ve ortak bir tarih ile coğrafi ve kültürel zemini esas alan, ilkeler ve değerler üzerine inşa edilmiş hukuki bir yapıdır 

Bu nedenle Türkiye bu yapı içinde ortak paylaşabileceği çok az özellikleri vardır.Bu bir rüyanın başka bir rüya ile değiştirilmesi anlamına gelen bir düşünceden çokıp gerçeği kabullenmek demektir.Durum böyle iken bize yönelik baskıcı politikalar Türkiye’nin kurulu düzenini ve koruduğu pek çok değerini yitirdikten sonra elde korunacak bir şey kalmadığında yeni arayışlarda bir sonuç vermez. Şimdi yeni alternatiflere yönelmesinde  haklılık vardır. 1963-64 de  Kıbrıs hadiselerini yaşadığımız günlerde ABD başkanı Johns’ nın mektubuna karşın, İsmet İnönü’nün de dediği gibi” artık yeni bir dünya kurulur Türkiye’de orada yerini alır” ifadesi belki şimdilerde  gerçekleşir. Bu acil br ihtiyaç haline gelmiştir. Artık bu  lafta kalmamalıdır.

İşte bundan dolayı geleceğin şekillenmesinde Türkiye’nin yeni arayışlarına  petrol, ticari ve askeri ambargolar, finansal baskılar psikolojik etkilemeler, tehdit ve şantaj dahil her nevi  baskı ve provokasyonlar yeni tehdit unsurları olarak kullanılacaktır. Türkiye bunlara da hazır  olmalıdır.

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok