KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

1.      GENEL :

 

DEVRİM SÖZCÜĞÜ : ARAPÇA “ KALP” KÖKÜNDEN GELEN “INKILAP” SÖZCÜĞÜ İÇİNDE ANLAMINI BULAN BİR DURUMDAN BAŞKA BİR DURUMA DÖNÜŞME, BİÇİM DEĞİŞTİRME ANLAMINA GELİR. DEVRİMİN  İLK SAFHASI  İHTİLALDİR.

İHTİLAL BİR DEVLETİN MEVCUT SİYASAL YAPISINI İKTİDAR DÜZENİNİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN BU KONUDAKİ HUKUKSAL KURALLARA BAŞVURMAKSIZIN ZOR KULLANARAK YAPILAN BİR HAREKETTİR.


İHTİLAL, İNKILAP VEYA DEVRİMİN İLK SAFHASIDIR. BUNDAN SONRAKİ SAFHA DEĞİŞİM SAFHASIDIR. İHTİLAL İLE YIKILAN DÜZENİN YERİNE YENİSİNİ KOYMAK GEREKİR, İŞTE DEVRİM ; SİYASİ,  HUKUKİ, EKONOMİK, SOSYAL VE KÜLTÜREL ALANDA YIKILAN, ORTADAN  KALDIRILAN  SİSTEMİN YERİNE  ZAMANA GÖRE BELİRLİ  BİR SÜREÇ İÇERİSİNDE YENİ BİR SİSTEM VE YENİ BİR DÜZEN GETİRMEYE  DEVRİMDİR.

ATATÜRK E GÖRE;

“ TÜRK ULUSUNU SON YÜZYILLARDA GERİ BIRAKMIŞ OLAN KURUMLARI YIKARAK, YERİNE ULUSUN EN YÜKSEK UYGAR GEREKLERE GÖRE İLERLEMESİNİ SAĞLAYACAK YENİ KURUMLARI KOYMUŞ  OLMAKTIR...”

 AMAÇ; TÜRK ULUSUNUN ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE ERİŞEREK REFAH VE MUTLU OLMASI VE  YAŞAM SEVİNCİNE KAVUŞMASIDIR.

 BÜYÜK ÖNDERİMİZ, 19 MAYIS 1919 DA SAMSUN’A ÇIKTIKTAN SONRA ÜÇ AŞAMALI  BİR  PROĞRAM UYGULAMAK SURETİYLE TÜRK DEVRİMİNİ  GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR. BUNLARDAN

BİRİNCİSİ; EGEMENLİĞİN MİLLETE DEVRİ İLE İLGİLİ  KARARLARDIR.:

A.BAŞLANGIÇ TARİHİ : 21/22  HAZİRAN 1919 AMASYA GENELGESİ

B.MEŞRUİYET KAZANDIĞI TARİH: 23 NİSAN 1920 TBMM NİN AÇILMASI

C.BİTİM TARİHİ: O1 KASIM 1922  SALTANATIN KALDIRILMASIDIR.

BU  ÜÇ SAFHA YENİ  TÜRK  DEVLETİNİ  KURMA VE  HUKUKSAL ALT YAPISINI YERLEŞTİRME SÜRECİDİR. BU SÜREÇ YAŞANIRKEN,TÜRK DEVRİMİNİ BATI DEVRİMLERİNDEN AYIRAN VE ÇOK ÖNEMLİ BİR SÜREÇ OLAN İKİNCİ SAFHA DA BAŞARI İLE UYGULANMIŞTIR. BU İKİNCİ SAFHA;

İKİNCİ SAFHA:İŞGALCİ GÜÇLERİN YURTTAN ATILMASI SAFHASIDIR.

A.BAŞLANGIÇ  TARİHİ .15 MAYIS 1919

B.ASKERİ HAREKATIN SONA ERMESİ: 11 EKİM 1922 MUDANYA MÜTAREKESİ

C.HARBİN SONA ERMESİ: 24 TEMMUZ 1923 LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI

ÜÇÜNCÜ SAFHA : DEVRİMLER  VE  SİSTEMİ  YERLEŞTİRME

BU SAFHA: DİNAMİKTİR. BAŞLAYIP BİTMEMİŞTİR. SÜREKLİ KENDİSİNİ YENİLER, DOĞMATİK FİKİR VE UYGULAMALARI RED EDER.

CUMHURİYETİN İLANINDAN ÖNCE BAŞLAYAN BU SAFHADA, DEVLET SİSTEMİNİ YENİDEN KURMAK, İŞLETMEK VE SİSTEMİ DEVAM ETTİRECEK EHİL KADROLARI YETİŞTİRMEK, AYNİ ZAMANDA; KURULAN  CUMHURİYETİ  KORUMAK.

CUMHURİYETİN İLANINDAN ÖNCE, BAŞLAYAN VE DEVRİM YASALARI  NİTELİĞİNDEKİ  HUKUKİ  ALT  YAPI  ŞUNLARDIR;

1.TBMM’NİN AÇILMASI VE MECLİS ÇALIŞMA TÜZÜĞÜ, KARAR NO: 1/23  NİSAN 1920

2.VATANA  İHANET  YASASI : KARAR NO: 2/29  NİSAN 1920

3.İSTANBUL HÜKÜMETİNİN 16 MART 1920 TARİHİNDEN SONRA KABUL ETTİĞİ  ANLAŞMALARIN REDDİ HAKKINDA KARAR: NO:7/ 7 HAZİRAN 1920

4.MİSAK_I MİLLİNİN KABULÜ HAKKINDAKİ KANUN, KARAR NO:10/18 TEMMUZ 1920

5.İSTİKLAL MADALYASI KANUNU, KARAR NO:66 /29 KASIM 1920

6.TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU, KARAR NO:85 / 20 OCAK 1921

7.ŞARK GÖÇMENLERİNİN İDARESİ, MESKENİ, TAMİR VE İNŞAASI HAKKINDA KANUN. KARAR NO:370/ 03 NİSAN 1922

8.OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN SONA ERDİĞİNE DAİR KANUN, KARAR NO :3O7 /30 EKİM I922

9.TBMM’NİN EGEMENLİK VE  HUKUKSAL GÜCÜN GERÇEK TEMSİLCİSİ OLDUĞUNA DAİR KANUN, KARAR NO:308 /O1 KASIM 1922

10.LOZAN BARIŞ ANLAŞMASININ  KABULÜNE DAİR KANUN, KARAR NO: 340,341,342,343 / 23 AĞUSTOS 1923

11.ANKARA’NIN BAŞKENT  YAPILMASINA DAİR KANUN, KARA NO: 27/13 EKİM 1923

12.CUMHURİYETİN  İLANI, KARAR NO: 364 /29 EKİM 1923

YUKARIDA AÇIKLANAN BU 12 ADET DEVRİM YASALARI, EGEMENLİĞİN  MİLLETE  DEVRİNİ  SAĞLAYAN  TEMEL  YASALARDIR.

CUMHURİYETİN İLANINDAN SONRA KABUL EDİLEN VE TÜRK ULUSUNU ÇAĞDAŞ UYGARLIK SEVİYESİNE TAŞIYACAK PEK ÇOK DEVRİM YASALARI ÇIKARILMIŞTIR. BUNLARDAN; ATATÜRK DEVRİMLERİ DEDİĞİMİZ VE ANAYASANIN

 BİRİNCİ  MADDESİNDE;  DEVLETİN ŞEKLİ,

İKİNCİ  MADDESİNDE; CUMHURİYETİN  NİTELİKLERİ

ÜÇÜNCÜ MADDESİNDE; DEVLETİN BÜTÜNLÜĞÜ, RESMİ DİLİ, BAYRAĞI, MİLLİ MARŞI VE BAŞKENTİ, HAKKINDAKİ HÜKÜMLER, ANAYASANIN DÖRDÜNCÜ MADDESİ İLE DEĞİŞTİRİLEMEYECEK VE DEĞİŞTİRİLMESİ İÇİN TEKLİF YAPILAMAYACAK DEVRİM YASALARIDIR. AYRICA ANAYASANIN, DEĞİŞİK MADDELERİ İÇERİSİNDE YER ALAN,

 CUMHURİYETCİLİK, MİLLİYETCİLİK, HALKCILIK, LAİKLİK, DEVLETCİLİK VE İNKILAPCILIK İLKELERİ İLE ANAYASANIN

174 NCÜ MADDESİNDE BELİRTİLMİŞ OLAN VE BİR ANLAMDA, ANAYASAL GÜVENCEYE BAĞLANMIŞ OLAN DEVRİM YASALARIdır. bunlar  ŞUNLARDIR.;

A .3 MART 1924 TARİH VE 430 SAYILI EĞİTİM VE ÖĞRETİM BİRLİĞİNİN  SAĞLANMASI  HAKKINDAKİ  KANUN,

B. 25 KASIM 1925 TARİH VE 671 SAYILI ŞAPKA GİYİLMESİ HAKKINDAKİ  KANUN,

C. 30 KASIM 1925 TARİH VE 677 SAYILI TEKKE VE ZAVİYELERLE, TÜRBELERİN KAPATILMASI VE TÜRBEDARLIKLAR İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN  MEN  VE  KALDIRILMASI  HAKKINDA  KANUN,

D. 17 ŞUBAT 1926 TARİH  VE  743 SAYILI TÜRK MEDENİ KANUNUN KABULÜ İLE, EVLENME  AKDİNİN  EVLENDİRME  MEMURU  ÖNÜNDE YAPILACAĞINA DAİR MEDENİ NİKAH ESASLARINI  DÜZENLEYEN  KANUNUN  110 NCU  MADDESİ  HÜKMÜ,

E. 20 MAYIS 1928 TARİH VE 1288 SAYILI  BEYNELMİNEL ÖLÇÜ VE AYARLARIN  KABULÜNE  DAİR  KANUN,

F. 26 KASIM 1934 TARİH  VE  2490  SAYILI, EFENDİ, BEY, PAŞA GİBİ  LAKAP  VE   ÜNVANLARIN  KALDIRILDIĞINA  DAİR  KANUN,

H. 3 ARALIK 1934 TARİH VE 2596 SAYILI BAZI KİSVELERİN GİYİLMEYECEĞİNE DAİR KANUN, ANAYASA İLE GÜVENCE ALTINA ALINMIŞ DEVRİM YASALARIDIR. BÜTÜN BUNLAR VE SONRASINDA BENİMSENEN DEĞERLER, TÜRK MİLLETİNİ, AKLIN VE BİLİMİN HAKİM OLDUĞU, MODERN VE ÇAĞDAŞ BİR TOPLUM HALİNE GETİRMEKTİR. BU YAKLAŞIMIN AMACI;

 KAYITSIZ VE ŞARTSIZ HALKIN EGEMENLİĞİNE DAYANAN, PARLEMENTER, DEMOKRATİK CUMHURİYETİ, ONUN DENETİMİNDEKİ YÜRÜTMEYİ VE TAM BAĞIMSIZ YARGIYI İÇEREN, ULUSCU, HALKCI, DEVRİMCİ  VE LAİK BİR YAŞAMI VAZGEÇİLMEZ TEMEL DEĞERLER OLARAK  KABUL  ETMİŞTİR.

AMAC ÇAĞDAŞ DEVLETİ VE  ÇAĞDAŞ TOPLUMU YARATMAK, GELİŞMİŞ UYGARLIK DÜZEYİNİ YAKALAMAK SURETİYLE TOPLUMU MUTLU  KILMAKTIR.

DEVLETİN KURULUŞ AŞAMASINDA TEMEL FELSEFESİNİ VE YAPISINI OLUŞTURAN DÜŞÜNCE SİSTEMİ, DEVRİMLER İSE BU SİSTEMİN  SOMUT  HUKUKSAL  SONUÇLARIDIR.

İLKELER  TEORİ,

DEVRİMLER  ONUN  PRATİĞİDİR.

HEPSİ BİR BÜTÜNÜN VE KÜLTÜRÜN PARÇALARI OLARAK EŞ ANLAMLA  TEORİ  VE  PRATİK  OLARAK HAYATA GEÇİRİLEN  ÖZGÜN BİR  SİSTEM  YARATILMAYA  ÇALIŞILIRKEN  BU  SİSTEM

BATINI 14 NCÜ YY SON,15 NCİ YY BAŞINDA ANTİK ÇAĞ BİLİMLERİNİN, LATİNCEYE UYARLANARAK, ESKİ YUNAN VE ROMA KÜLTÜRÜNÜ BULUNDUĞU  YY DEĞERLERİYLE BİRLEŞTİREREK BAŞLATTIĞI  REFORM  HAREKETLERİ,

16 NCI YY DA HÜMANİST DÜŞÜNCENİN GELİŞEREK LAİKLİK DEĞERLERİNİN GÜÇLENDİĞİ DÖNEMDE, BİZ DEVLET YÖNETİMİNDE KURAN, HADİS, İCMAL VE KIYAS ESASINA DAYANAN ŞERİAT HUKUKUNUN KATI UYGULAMASI ALTINDA BİLİMİN VE AKLIN KARŞISINDA, KADERCİLİK, HURAFE VE BAĞNAZLIK İÇERİSİNDE  BULUNAN  bir  DEVLET  sisteminin  DEVAM ETMESİNE İMKAN YOKTU.

BATIDA HALKIN BAŞLATTIĞI BU KÖKLÜ DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMLER YAŞANIRKEN, BİZ ÜMMET DUYGUSU İÇİNDE PADİŞAH KULU  olan  kültürden  nasıl kurtulacaktık?

 

ATATÜRK  VE  ONUN  YARATTIĞI  DEVRİMLER;

BİR  İSTİKLAL  HARBİNİN  BAŞARILMASINI,

BAĞIMSIZ  BİR  DEVLETİN  KURULMASINI,

TOPLUMUN  ÇAĞDAŞLAŞTIRILMASINI

BATI KÜLTÜRÜ İLE TÜRK KÜLTÜRÜNÜN KAYNAŞTIRILARAK, KÜLTÜRÜMÜZÜ ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNİN ÜZERİNE ÇIKARMA ARZUSU  İLE  nasılMOTİFE EDİLecektik?

DEVLET  SİSTEMİMİZİ  MİLLET  EGEMENLİĞİNE  DAYANDIRAN,

SÜREKLİ  DEMOKRATİKLEŞMEYİ  ÖNGÖREN,

HUKUKUN  ÜSTÜNLÜĞÜNÜ  BENİMSEYEN

SINIF AYIRIMINI RED EDEN, TÜRK MİLLİYETCİLİĞİ İLE EVRENSEL  DEĞERLERİ  BİRLEŞTİREN, LAİK  DEMOKRATİK  BİR SİSTEMİ YARATTIK,

YARATTIĞIMIZ  LAİK  DEĞERLER;

DEVLETİMİZİN YAPISINI, HUKUK SİSTEMİMİZİ, EĞİTİM SİSTEMİMİZİ,

EKONOMİK VE KÜLTÜREL HAYATIMIZI, DONMUŞ STATİK KALIPLARDAN  KURTARARAK, AKLIN ÇAĞDAŞ BİLİMİN IŞIĞINDA ÖZGÜR  DÜŞÜNMEYİ  VE  ÖZGÜR  YAŞAMAYI  atatürkün devrimleriyle sağladık.

BU DEĞERLERİ YARATIRKEN, KURDUĞUMUZ DEVLET SİSTEMİNin KALICI OLMASINI SAĞLAYAN HUKUKSAL YAPIYI ESAS ALDIK. İŞTE ATATÜRK DEVRİMLERİNE, ÖRGÜTLÜ, SİLAHLI İÇ VE DIŞ DESTEKLİ  KARŞI DEVRİM HAREKETİ 1925 yılında  BUGÜNKÜ  BİNGÖL COĞRAFYASINDA  MEYDANA  GELMİŞTİR. BU BAŞKALDIRI, ŞEYH SAİD İSYANIDIR.

 

2.ŞEYH SAİD AYAKLANMASI:

 

Şeyh Sa’id isyanı Cumhuriyetin ilanının 500 ncü günü yaklaşırken, merkezi Genç’te 13 Şubat 1925’te başlayan ve süratle genişleyerek kuzeyde, bugünkü Erzurum-Erzincan, batıda Tunceli- Elazığ- Malatya, güneyde Diyarbakır, doğuda Bitlis- Muş-Van bölgesine kadar büyüyen, ayaklanmadır. Bu başkaldırı Türkiye Cumhuriyetinin iç ve dış politikasına uzun süre çok önemli tesirleri olmuştur. Önemi; Misak-ı Millinin sınırları içinde olan Musul’un kaybedilmesine, Irak’da manda rejiminin yerleşmesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin İngiltere Krallığı ile önemli dış sorunların yaşanmasına, kardeş kavim olan Türklerle Kürtlerin birbirlerine olan güven duygularının zedelenmesine  neden  olmuştur.

Ayrıca, Irak bağımsız bir devlet oluncaya kadar Ortadoğu’nun yapılanması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’ya yönelik politikasını etkilemiş ve bir anlamda Türkiye’nin ortadoğu politikasında  inisiyatifi kaybetmesine neden olmuştur.

Harekatın Siyasi Hedefi:

Dıştan organize edilen Şeyh Sa’id silahlı harekatının politik hedefi, yeni kurulmuş olan genç Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak idi. İsyanın baş organizatörü İngiliz gizli servisinden direktif alan Kürt Teali Cemiyeti’nin başkanı olan Seyit Abdülkadir’in tüm gayretleri bu hedefe yönelikti.

Harekatın Gerçek Hedefi:

Bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı. Bu  mümkün olmadığı taktirde Halifeliğin yeniden tesis edilerek İslam dininin kurtarıcısı olarak şahsi nüfüz ve menfaat temin etmektir. Bu maksatla Şeyh Sa’id aşağıda yazılı fetvanameyi bölgedeki halka ve aşiret reislerine dağıtmıştır.

Kurulduğu günden beri dini mübini Ahmedinin temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti  reisi Mustafa Kemal’le arkadaşlarının Kur’anın  ahkamına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi inkar ettikleri ve halifeyi İslam’ı sürdükleri için gayrı meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğunu, cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının şeriatı gurrayi Ahmediyeye göre helal olduğu ilan olunur.

 

Yukarıda açıklanan fetvaname Arapça yazılmıştır. Arapça yazılmasının sebebi peygamber sülalesinden olduğunu iddia eden Seyit Abdülkadir’in isyanın arkasında olan Necib-i Arab’a kadar uzandığını göstermek suretiyle gücünü pekiştirmek ve bölgede yaşayan insanların dini duygularını daha kolay istismar ederek isyanı başarıya ulaştırmaktır.

Fetvaname Suriye’de Albay Lawrence tarafından kaleme alınmış, değer kazanması için onaylanmak üzere İstanbul’da bulunan Seyyit Abdülkadir’e arzedilmiş, Seyyit Abdülkadir fetvanameyi onaylamış, Anadolu’dan İstanbul’a gelen eski Bitlis mebusu Yusuf Ziya’ya Şeyh Sayyid’e verilmek üzere tevdi edilmiştir.

 Şeyh Sa’id İsyanının Bingöl Vilayeti ile Olan İlişkisi:

13 Şubat 1925 günü Dicle (Pirani) de başlayan Şeyh Sa’id ayaklanması büyük kısmiyle bugünkü Bingöl coğrafyasında meydana gelmiştir. İsyana destek veren, bölgenin insanıdır. Aynı şekilde isyandan zarar gören, acı çeken de aynı bölgenin insanı olmuştur.

İsyanın başlangıçta etkili olmasının sebeplerinden birisi bölge coğrafyası, iklim ve arazi yapısıdır. Bölgenin kalbi; ulaşılması güç, düzenli orduları geri püskürten ama çetelere ve kanun kaçaklarına barınak olan dağlardır. İkinci etken, bölge halkının dinine bağlı, okuma yazması yok denecek kadar az, ulaşım ve haberleşme imkanlarının zayıf olmasıdır. Üçüncü etken de bölge halkının fakir, tarım ve hayvancılıkta geri, ekonomik ve sosyal açıdan ağaya, şeyhe bağımlı kapalı bir ekonomik ve sosyal yapıda olmasıdır. İsyanın sebeplerini üç kelimeyle özetleyecek olursak: Cehalet, sefalet ve menfaattir.

Toplumun önüne düşen aşiret reisleri, Şeyhler, ağalar ve toplumu etkileyen aydınlar toplum üzerinde kuvvetli bir kontrol ve etkileme özelliğindedir. Bölgedeki sosyolojik yapı adeta bir kast sistemi gibidir.

 fert önce ailesine, sonra aşiretine, aşiretlerde aşiretin reisine ve/veya ağaya bağlıdır.

 Dini açıdan ise; birey, dini inancı gereği bir mezheb içinde şeyhe, ermiş din büyüğü, derviş ve tarikatlara bağlanmış ve sıkı bir denetim altına alınmıştır.

 Bu nedenle bölge insanının özgür düşünce ile hareket etme imkanı elinden alınmıştır. Bu nedenle ayaklanmaya fiilen katılmayanlar da kendilerini liderlerin etkisi ile adeta savaşanlarla özdeşleştiriyorlardı. Aslında bu aşiretçi ve tarikatçı yapıyı geçmişte devlet desteklemişti. Hatta aşiretin veya tarikatın liderine merkezden ünvan verilerek onun güçlenmesi sağlanmıştı. Bu bağlılıklarının etkilerini kırmak için özellikle ikinci meşrutiyet idaresinden başlamak üzere İttihat ve Terakki partisi ve yönetiminin ciddi çalışmaları  sonuç  vermemiştir.

 Girişilen Reform Hareketlerinin Etkileri:

Büyük Taarruz başarıyla sonuçlanmıştı. Ordularımız İzmir ve Bursa’yı kurtardıktan sonra Trakya’yı da kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale’ye doğru yürürken itilaf devletleri Dışişleri Bakanlarının imzası ile 23 Eylül 1922’de bir nota verdiler. Bu nota önemli olarak iki sorunu kapsıyordu. Birisi savaşın durdurulması diğeri ise konferans ve barış ile ilgiliydi.

11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalanarak itilaf devletleriyle ateşkes sağlanmış ve barış görüşmeleri için hazırlıklara başlanmıştı. Ulusal kurtuluş savaşının zafere ulaştırılmasında katkısı olmayan ve bütün gücüyle engel olan padişah ve hükümeti yapılacak barış görüşmelerinde de bir sorun olmaya başlamıştı. Teşkil edilecek barış heyeti için General Kazım Karabekir, Kars Gümrü Anlaşmalarındaki başarısı ve tecrübesinden istifade etmek üzere Bursa’da kendisine yapılan heyet başkanlığı teklifini reddetmiş, Rauf Orbay ise saltanat idaresine sadakatından dolayı güven duyulmadığından heyet başkanlığı İsmet Bey’e verilmişti. Lozan’a gidecek heyetin karşılaşacağı yetki sorununu da çözümlemek üzere saltanat konusunu da 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasına yeni Türkiye Devletinin onun yerini aldığını onaylayan 307 ve 308 sayılı Büyük Millet Meclisi kararları idare şeklinin Cumhuriyet olacağının ciddi kanıtı oldu. M.Kemal’in bu kararından sonra bir kısım dava arkadaşları ile aralarındaki görüş ayrılıkları da artmış oldu. Aslında 18 Kasım 1922’de Büyük Millet Meclisi, Abdülmecid’i halife seçerek tepkiyi bir ölçüde azaltmaya çalışmış ise de milli mücadeleye birlikte başladığı arkadaşlarının tedirgin olmasını istemediğinden, bu tarihi akışı erken açığa vurmaktan çekinmiş, işgale karşı yapılan savaşta güç birliğinin sağlanmasına özen göstermişti. Onun amacı her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Gerçekten de milli savaşa birlikte başlayanların bazıları gelişmelerin Cumhuriyet’e doğru yönelmesi üzerine M.Kemal’e karşı direnmeye başladılar. Özellikle Hüseyin Rauf Bey “Vatan ve milletin kurtuluşu ve bağımsızlığı ve saltanat hilafet makamının dokunulmazlığının sağlanmasına kadar M.Kemal Paşa ile beraber sonuna kadar çalışmaya mukaddesatları üzerine ahd ve yemin ettiklerini” her fırsatta belirtmekte, Refet Paşa, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’lar da saltanatın kaldırılması kararını çok güç kabul etmişlerdi.

 Bundan sonra da M.Kemal ile aralarında dönüşü olmayan bir ayrılık başlamıştır. Bu dava arkadaşları ile sınırlı kalmamış, Anadolu ve İstanbul’daki muhalif grupların meydana gelen durumdan istifade etmelerine de

fırsat yaratmıştır. 25 Ocak 1923’te TBMM Cemiyet-i Akvam’a üyelik için başvurmuş, 6 Mart 1923 tarihinde salı günü mecliste  Musul sorunun görüşmesine başlamıştır.

13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent yapılması, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ve M.Kemal’in cumhurbaşkanı seçilmesi ve modern anlamda devletin yapılanması için ciddi önemlerin alınmaya başlanması;

HAFTA TATİLİNİN DÜZENLENMESİNE DAİR KANUN, KARAR NO:394 /02 OCAK 1924

ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLMESİ KARAR NO:400/ 24 OCAK1924

ŞERİ-YE VE EFKAF VE ERKANI HARBİYE-İ UMUMİYE VEKALETİNİN KALDIRILMASI HAKKINDAKİ KANUN, KARAR NO:429/ 03 MART 1924

TEVHİDİ TEDRİSAT (ÖĞRETİM BİRLİĞİ) KANUNUN KABULÜ, KARAR NO:430 /03 MART 1924

HİLAFETİN KALDIRILMASI, OSMANLI HANEDANIN YURT DIŞINA ÇIKARILMASI HAKKINDAKİ KANUN, KARAR NO: 431/03 MART 1924

ŞERİYE MAHKEMELERİNİN KALDIRILMASI KARAR NO: 469 /08 NİSAN 1924

GENEL AF İLE CUMHURİYETİN İLANINA KADAR OLAN SÜREDE İŞLENMİŞ  SUÇLARIN AFFINA DAİR KANUN KARAR NO:391 VE 487 /16 NİSAN 1924

MÜBADELEYE TABİİ HALKA VERİLECEK GAYRİMENKUL TAHSİSİ HAKKINDA KANUN KARAR NO:488 /16 NİSAN 1924

TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU DEĞİŞİKLİĞİ (1924 ANAYASASININ KABULÜ- ANAYASANIN 2 NCİ MADDESİNDE DEVLETİN DİNİ İSLAMDIR HÜKMÜ) KARAR NO:491 /20 NİSAN 1924

MİLLİ MÜCADELEYE ZARARI DOKUNANLARIN YURT DIŞINA GÖNDERİLMESİ KARAR NO: 550/ 01 HAZİRAN 1924

VATANA İHANET YASASININ DEĞİŞTİRİLMESİ 8 DİN VE DİNCE KUTSAL SAYILAN DEĞERLERİN KÖTÜ MAKSATLAR İÇİN KULANILMASININ YASAKLANMASI) KARAR NO:556 /25 ŞUBAT 1925

TAKRİR-İ SUKUN  KANUNUN KABULÜ KARAR NO:785 /3 MART 1925  GİBİ KANUNLARIN UYGULAMAYA KONMASI, ağa ve şeyhlerin  bu toplum üzerindeki otoritesinin kırılarak halk iradesinin öne çıkarılması sürecini de başlatmıştır

Yapılan reformlar halkın geleceğine ve devletin bekasına yönelikti. Halk niçin isyan etsin? İsyan halktan değil, belirtilen nedenlerden dolayı üst kimlikten geliyordu. Bunun da sebebi çok açıktı; asırlarca halkı yönlendiren ve kurdukları sistem içerisinde güç kazanan aşiret reisi, ağa, din reisi şeyh, derviş, ermiş, ne kimlik altında olursa olsun, hepsinin gücü elinden alınıp halkın özgürleştirilmesi zamanı gelmişti. İmparatorluk döneminde de denenen bu faaliyetler devlet sisteminin durumundan dolayı başarılı olamamıştı. Ama Cumhuriyet yönetimi bunu başaracaktı. Çıkarları zedelenen bütün güçler arasında gizli ve kendiliğinden bir ittifakın oluşmasına da mani olunamıyordu. Bu nedenle memnuniyetsiz liderlerin isyana ikna edilmesi ve isyanda görev verilmesi kolaylaşıyordu. Aşiret, o ağa veya şeyh açısından, verilen görev adeta bir lütüf gibi algılanıyor ve aşireti veya cemaati ile birlikte isyanın içinde yer alması sağlanıyordu. Bu durum Şeyh Sa’id’in çok gezen, bölgenin nimetlerinden istifade eden, bölgede akrabalık bağları ile geniş ve zengin birisi olarak tanınması da önemli bir diğer etken olmuş ve işini kolaylaştırmıştır.

Bu nedenle bölgenin sade vatandaşını zan altında tutmak gibi bir yanlışa asla düşülmemelidir.

Ayaklanmanın 2-3 ay gibi kısa bir zamanda bastırılması da isyanın halka dayanmadığı, halkın ihtiyaçlarından kaynaklanmadığı ve halkın gerçekleri gördüğü oranda devletin yanında yer aldığını göstermiştir.

Alınan askeri tedbirler, halkı bilinçlendirme ile devlet gücü ve otoritesini hissettirme tedbirlerinin etkileri asla gözardı edilmeyecek hususlardır.

İsyanın başlangıçta süratle genişlemesinde idarenin zaafı ve gevşekliğinin hataları vardır. Çapakçur başmuallimi Dündar Alp Bey’in Kürtlerin isyan edecekleri hususundaki ikazı hükümet tarafından bölgedeki yöneticilere haber verilmemiş olması ve onların ikaz edilerek tedbirlerin zamanında alınmasını sağlamamış olmaları bir gaflet ve dalalettir. Bu nedenle olayı  teşhis ve tedbirlerindeki isabetsizlik önemli hatadır. Ayaklanma olacağına dair hükümete intikal eden bilgilere bir işlem yapılmadığı gibi, mahallindeki idarecilerin basiretsizliği ve kandırılmaları da önemli bir etkendir

 Başlangıçta İsyan Bölgesindeki Güvenlik Kuvvetlerinin Yetersizliğinin Etkileri:

Büyük Taarruz’dan sonra Kasım 1922’den başlamak üzere, 1317 doğumlu askerler terhis edilmişti. “Bunun Lozan görüşmelerinde bizi, göz dağı verecek kuvvetten yoksun ettiği ve bu yüzden ağır basamadığımız düşüncesi görünüşte doğrudur. Bu terhisler yapılmasaydı firar sayısı 30,000’den daha nereye varacağı kestirilemezdi”. 12 yıldır savaşta bulunan, yorgun bir ordunun Lozan barış anlaşması imzalanmadan terhisi tartışılabilir. Ancak ağır borç yükü altına giren devlet asker mevcudunu azaltmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle isyan çıkan bölgede caydırıcılığı sağlayacak kuvvet de yetersiz kalmıştır.

 Musul Sorununun Etkileri:

Lozan’da çözülemeyen Musul sorunun ilk görüşmesi 19 Mayıs 1924 günü İstanbul Haliç’te yapıldı. Bir sonuç alınamadı. Sorunun Cemiyet-i Akvam’da çözülmesi kararından sonra 12 Eylül 1924 tarihinde başlayan Nastuni ayaklanmasında görev alan ve isyanı 24 Eylül 1924’te bastıran 3. Ordu (Komutanı Cevat Paşa) ve 7. Kor. (Komutanı Cafer Tayyar Paşa) birlikleri, Cemiyet-i Akvam tarafından Brüksel’de belirlenen Türk-Irak geçici hududunun gerisine çekilmişti. Terhisleri durdurulan 1318 (1902) doğumlu erlerinde terhislerine izin verilmişti. Kuvvetler Dicle Nehri doğusuna çekilerek Cizre, Şırnak ve Hakkari arasında tertiplenmişti. Van ve Bitlis dolaylarında yeni bir isyan belirtisine dair alınan haberler dolayısıyla 2nci Tümen Komutanı ve Bitlis Vali Vekili Kazım (Dirik) Paşa’nın emrine, 5nci Süvari Alayının Makineli Tüfek bölüğü ve Tümen Dağ Bataryası’ndan iki topla takviye edilerek derhal Bitlis’e gönderilmiştir.

Bu dönem; ordu içinde de ciddi bir krizin başladığı bir zamandır. Mustafa Kemal’in Nutuk’ta da belirttiği gibi, başta Kazım Karabekir olmak üzere, Rauf  Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cevat Şakir Paşa, Cafer Tayyar Paşa gibi komutanların davranışı iç düzenin bozulmasında önemli bir etken olmuştur.

“...Bu komutanlar kamuoyunda genel bir kargaşa yarattılar. Hakkari bölgesinde Nastuni ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada İngiltere hükümeti de hükümetimize kesin süreli bir nota verdi. Meclisi olağanüstü toplantıya çağırdık.

İngiltere’nin kesin süreli notasına, bildiğiniz biçimde yanıt verdik. Savaşı bile göze aldık. Işte söz konusu ettiğimiz kişiler, bu çetin günlerde, düşmanın bize saldırabileceği günlerde kendilerinin de bize saldırarak amaçlarına kolaylıkla ulaşabilecekleri kuruntusuna kapıldılar. Savaşa hazır durumda bulundurmaya zorunlu oldukları ordularını başsız bırakıp daha önce sevmediklerini söyledikleri siyasi alana koştular.

“İngilizler’in kışkırtmalarıyla başlayan ve kendilerinin kuvvet kullanarak destekledikleri Nasturi ayaklanmasına karşı o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma harekatı, ayaklananlar üzerinde kesin sonuca ulaşamamış ve asilerin çoğu hudut dışına kaçmıştır...”. Bu durumda Musul meselesinin çözümüne etkili olacak bir başarı elde edemediği gibi Vanlı Tğm. Hurşit, 76 mevcutlu kıt’ası ile, Yzb. İhsan’ın yönetiminde Tğm. Rasim ve Tğm. Tevfik, 275 mevcutlu birlikleriyle firar etmişler ve İngilizler’e (Irak) katılmışlardı. Bu durum, 5 ay sonra başlayan ayaklanmada Şeyh Sa’id ve adamlarını cesaretlendirmiştir.

Bölgede yeteri kadar kuvvetin bulundurulmamasının bir diğer nedeni de isyan bölgesine batıdan sevk edilen kuvvetlerin yarısının demir yoluyla sevk edilmesi ve Fransızların kontrolündeki kısımların kullanılamaması nedeniyle intikallerin geç ve güç yapılmış olmasındandır. Ayaklanmanın Dış Sebepleri:

Yabancı Devletlerin Çıkarları:

Batı devamlı şekilde Doğu’nun zengin kaynaklarından, beşeri unsurlarından yararlanmış ve Doğu’yu sömürge olarak elinde tutmuştu. Batı’nın hiç arzulamadığı husus Doğu’nun Batı’lılaşması ve Batı dünyasının istismarından ve sömürüsünden kurtulmasıydı. Çünkü, Batı zenginliğinin kaynağı Doğu’daydı. Doğu’nun uyanışı Batı’nın ekonomik, sosyal ve siyasal saltanatına son vermiş olacaktı.

Bu sebepledir ki; Batı, Doğu’daki gelişmeyi baltalamak ve Doğu politikasını devam ettirmek için elinden geleni yapmış; Batı’lılar Osmanlı Devleti’nin her silkinişinde karşısına dikilmişlerdi. Ya iç gaileler yaratmışlar ya da bir bahaneyle dış saldırılarda bulunmuşlardı. İç kışkırtmalarında Batı istismarına karşı gelme, Batı’nın ekonomik, siyasal ve her türlü boyunduruğundan kurtulma ve direnişlerine, Batı uygarlığına sırt çevirme ve mevcut nizamı yıkma damgasını vurmuşlardı. Çıkarlarını sürelendirmenin çaresi, Doğu’yu mistik ve romantik medeniyeti ve yaşantısı içinde bocalatmaktı. Kandırılan, karanlıklara itilen Türk ulusu, bu yoldan dininin de, inançlarının da çökertilmekte olduğunu, ipleri dışarıda olan kışkırtıcılarının İslam alemini de yıkmak için var gücüyle çalıştıklarını bir türlü anlayamıyordu. Mütevekkil ve mutaasıp ruh yaşantısı içinde uyuşuk kalmıştı. Bu durum şüphesiz kötü yönetimlerin sonucuydu. Kendisinin ve ailesinin geleceğini iyi görmeyen insan psikolojisi de bu olumsuzluklardan çok çabuk etkilenebildiğine göre, birlikte yaşadığımız Rum, Ermeni azınlıkları, Kürt ve bir kısım Çerkezlerin de bu olumsuzluklardan etkilenerek milliyetçilik hareketlerini hızlandırdıkları tarihi bir olgu oldu.

Yakın geçmişte ve İstiklal Savaşı senelerinde gördük ki, memleketin her tarafındaki Rumlar, gizli ve sinsi faaliyetleriyle, emel ve maksatlarını bir an önce gerçekleştirmek için, devletin en kısa zamanda çökmesine var kuvvetleriyle çalıştılar. İstanbul patrikhanesinde teşkil ettikleri Mavri Mira Cemiyeti, Rum okullarında kurdukları İzci Teşkilatı, İstanbul’daki merkeze bağlı Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında şubelerini açtıkları Pontus Cemiyeti ile  yıkıcı ve bölücü faaliyetlerini arttırdılar. Yabancıların teşvikleriyle devletin asli unsurlarından olan Kürtler de bu cereyanlardan etkilenerek ayrılıkçı faaliyetlerini arttırdılar.

 Amerika Birleşik Devletlerinin Etkileri:

Milli Mücadele’nin başlangıcında tavrı net olmayan ABD başkan Wilson’un idealist fikirlerinden kaynaklanan Wilson Prensipleri açıklanmış ve 1. Dünya Harbi’nin sonunda yapılacak barış anlaşmalarının belirtilen prensipler çerçevesinde yapılacağı beklentisi ve ümidini yaşarken İngiltere 1. Dünya Harbi’nin galibi olarak ABD’yi Avrupa’nın savaş sonrası yapılanmasına karıştırmadan sorunu kendi kontrolünde götürmeyi başarmıştı.

Ancak ABD de yukarıda belirtilen esaslar çerçevesinde özellikle Wilson prensiplerini genel anlamda siyasi görüşmelerde ön plana getirirken, özel anlamda ABD’nin uzun vadeli çıkarlarını sağlayacak ve dünyanın hakim gücü olan İngiltere’yi karşısına almadan milli politikasını sürdürecekti. Bu iki Anglo-Sakson ülkenin birbirlerine karşı sürdürdükleri ilişki, mücadelede Anadolu’nun 1. Dünya Harbi sonrasında alacağı durum, aslında örtüşüyordu.

 ABD’nin Yunanlılar’ın İzmir işgalini tasvip etmesi 17 Mayıs 1919’da ABD senatosunda Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini uygun gören bir karar alması, başkan Wilson’un Ermenistan sınırlarını tespit etmeye hazır olduğunu bildirmesi üzerine 1919 yılı sonlarında Ermeni ve Kürt Liderleri arasında bir uzlaşma sağlandı. Bu uzlaşmaya göre Paris barış Konferansı’na ortak bir bildiri sunarak “Birleşik Bağımsız Ermenistan ve Bağımsız bir Kürdistan” teklif ettiler. Bu durum Doğu Anadolu’da bağımsız Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulması ümit ve arzusunu arttırdı.

 İngiltere ve Fransa’nın destek vermesiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaline başlandı. Bu tarih aynı zamanda Yunanlılar’ın Türkler’e karşı mezaliminin de başlangıcıdır. Meydana gelen cinayet ve tahribatın soruşturulmasında görev alan Amerikalı Amiral Bristol’un raporunda İngilizler’in destek verdiği Yunanlılar’ın Batı Anadolu’daki cinayet ve suçları açıkça belirtildi.

Amiral Bristol’ün bu raporu, Kuvayi Milliye’yi yürüten kadroların ulusal kurtuluş mücadelesini örgütleme ve dış desteğinin sağlanmasında psikolojik bir vasıta olarak da kullanılmasına imkan vermiştir. Ancak bu durumdan ABD de istifade etme yollarını sürdürmüştür. Kurtuluş mücadelesinden başarıyla çıkacak bir Türk Devleti’ne göre veya kendi güdümünde bir Osmanlı ve/veya Türkiye’ye göre hesabını yapıyordu. Gazeteci Bay Brown’u da bizzat Sivas’a göndererek Sivas kongresinde Amerikan mandası fikrinin savunucularına destek oluyordu.

ABD Büyük Taaruz’un başlamasından önce Ankara Hükümeti’nden 9 Nisan 1922 tarihinde 327 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Şarki Anadolu demiryollarına dair kanun ile “Ottoman-American Development Company” vekilleri Mr. K. Akleyton Kennedy ve Arthur Cester’e ticari ayrıcalıklar ve Anadolu demiryolları, liman ve boru hatlarının yapımı, işletmesi ve yer altı kaynaklarının kullanılması imtiyazını almıştı. ABD’ye verilen bu ayrıcalıklardan dolayı Lozan görüşmelerinde ABD tarafsız kalmış ve gözlemci olarak konferansı izlemekle yetinmiştir.

Ancak Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulması hususunda ABD Ermeniler’e verdiği desteği çektiğini hiçbir zaman açıklamamıştır. Bunun yanında ABD Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört ilde de bir Kürt devleti kurularak İngiltere’nin himayesine bırakılacaktı.

 Ayrıca aynı tarihlerde 6 Ağustos 1923’te ABD ile Ankara’daki TBMM hükümeti arasında suçluların iadesi anlaşması imzalanmıştır.

 ABD’nin bütün bu hazırlıkları Ankara  hükümetinden sağladığı ekonomik çıkarların ağırlık merkezini Musul’a yöneltiyordu. Ancak Lozan’da Musul sorunun çözülemeyip sonraya bırakılması ve 327 sayılı Resmi Gazete’de ilan edilen taahhütlerin yerine getirilememesi üzerine sözleşmenin feshedilmesinden dolayı hayal kırıklığına uğramış, senatoda onaylanmak üzere görüşmeye aldığı Lozan Barış Anlaşması’nı senatodan çekerek yeni bir politika oluşturmaya yönelmiştir. Bu yeni politikanın odak noktası Musul petrol bölgesinin kontrol edilmesidir. Bugün de Kuzey Irak’ta meydana getirilmeye çalışılan devlet bu stratejinin sonucudur.

 İngiltere Birleşik Krallığı’yla Olan Sorunlar ve Etkileri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilen Misak-ı Milli hedeflerini gerçekleştirmek için Musul’un Türkiye’ye iadesi için yoğun gayret gösteriyordu.

Lozan Barış Anlaşması’nda çözülemeyip sonraya bırakılan Musul meselesi, Yunanistan ile ahali değişimi (mübadele), Osmanlı borçlarının taksimi ve ödenmesi gibi önemli konularda İngiltere ile ihtilaflar yaşanıyordu. İngiltere ayrıca yerli ve yabancı ajanları ile Anadolu’da, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da istihbarat toplatıyordu.

 Ayrılıkçı gruplarla temaslar sağlıyordu. Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içinde toprak bütünlüğüne sahip, tam bağımsız bir devlet olduğunu ve milli sınırları dışında hiçbir siyasi emel ve gayesi olmadığını Lozan barış görüşmelerinde ve sonrasında bütün cihana açıkça ilan etmiş bulunuyordu. Türkiye’nin samimiyetle izlediği bu politika İngiltere’nin işine gelmemişti.Çünkü, daha barış halli çetin safhalar arzeden Musul sorunu uzun süre Türk-İngiliz siyasi ilişkilerini meşgul eden bir sorun olmaya devam etti.

Türkiye için gaye, önce barışı sağlamaktı. Bu itibarla Musul sorununun antlaşmanın uygulanmasından sonra görüşülmesine taraftar olmuştur.

İngilizler ise, Musul sorununu arazi bakımından kendi lehlerine çözümlemek ve petrol bakımından bir şirketten Türkiye’ye hisse vermek esasını ileri sürmüşlerdi. Bu çözüm tarzını politikasına aykırı bulan Türkiye, meselenin İstanbul’da ayrıca görüşülmesini istiyordu. Zira, Musul sorunu Türkiye ve bölge halkları bakımından hayati önem taşıdığı içindir ki, bu konuda güvenilecek bir çözüm yoluna varmak, petrol konusunda da vaadedilenden çoğunu elde etmek, gelecekte petrol sorunlarından kaynaklanacak güvenlik ve istikrarsızlık sorunlarını yaşamak istemiyordu.

Türkiye Lozan barışında gayeye varmak için İngilizlerle dostluk ve karşılıklı güven esasına dayanan bir siyaseti uygun bulmuştu. Zira, o gün için daha ilerisine imkan yoktu. Çünkü, İngiltere o sıralar Kürtlük ve hilafet sorunlarında, keza, ekonomik ilişkilerde Türkiye’ye güven verici bir tutum göstermiyordu.

Türkiye’nin İngiltere’ye dostluk elini uzatması, her şeyden önce İngiltere’nin Türkiye’nin iç işlerine karışmaması ve eşitlik esasını kabul etmesine bağlıydı. İngilizlerle istenen dostluğu bağdaşma derecesine vardırmak ise, belki bazı bakımlardan lehte olabilirdi. Ancak böyle bir isteğin ileri sürülüşü; zayıflıktan ileri geldiği kanısını uyandıracağı ve İngilizler’in Türkiye üzerindeki zararlı etkilerinden vazgeçeceklerine inanmadığı, keza, kaynakları sınırlı bir memleketin büyük bir devletle bağlaşması aslında tehlikeli ve adeta bir teslimiyet olacağı için doğru olamazdı.

Aslında İngiltere’nin Kürt politikası gelecek hesabı üzerine kuruludur. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere’nin yakın Doğu’da elde ettiği hegemonyanın korunması başlıca amacıydı.

İran’daki Britanya iktidarı, yerel Kürtler’den askeri yardım almak suretiyle Tebriz’deki Britanya konsolosunun sorumluluklarından birisi de Urmiye’deki Kürtler’den, Türk muharebe güçlerine karşı savaşmaya çağrılan ve Türkiye’den kaçmış Hıristiyanlarla tamamlanacak bir müfreze oluşturarak İngiliz çıkarlarını korumak üzere kullanmaktı.

Musul meselesinin iki taraflı halli için 1924’te İstanbul’da toplanan Türk-İngiliz Konferansı bu zıt anlayış dolayısıyla olumlu bir sonuca varamamış ve mesele Milletler Cemiyeti’ne götürülmüştü. Sorun Musul halkının referandumuyla tespit edilecekti.

Türkiye, Musul halkını ırk, din ve milliyet bakımlarından Türkiye’ye verilmesi ve bu görüşün gerekirse bir soruşturma komisyonunun yerinde yapacağı kontrol suretiyle atlanabileceği tezini savunuyordu. Çeşitli fikirlerin karşılaşması sonunda, Milletler Cemiyeti meselenin milletlerarası bir komisyonun gözleminde yapılacak plebisite göre halline karar verdi.

Buna karşılık İngiltere, bir yandan Musul halkının Türkiye ile birleşmek istemediğini ispata uğraşırken bir yandan da Türkiye dahilindeki memnun olmayan halk zümrelerini ajanları ile kışkırtıp dünya kamuoyuna, Türkiye’yi kendi iç bünyesinde istikrarını bulamamış bir memleket gibi göstermek istiyordu. Musul ve Türk-Irak sınırı sorununu çözümleyecek üç kişilik inceleme komisyonunun gündemine yoğun bir şekilde Kürtler’e otonomi veya özerklik verilmesini getirerek Türkiye’yi sıkıntıya sokuyordu. İnceleme komisyonu Şubat 1925’te bölgeyi ziyaret ederek bölgedeki isyancılara bir anlamda güvence verdi.

Ayrıca, mübadele meseleleri üzerinde Yunanistan’la, Osmanlı borçlarının taksimi ve ödenmesi meseleleri etrafında Avrupa’da mali güce sahip devletlerle yapılan müzakerelerin de böyle bir karşı ihtilalden etkilenecekleri aşikardır. Ayrıca Sovyetler Birliği ile dost olan Türkiye’yi Ortadoğu dengesinde aleyhine bir durum yaratabilecek kuvvete sahip olmasını engellemek için Türkiye’deki karşı ihtilal hareketlerini de bu yönden desteklediği bir gerçekti.

 Rusya (SSCB)’nin Çıkarları ve Etkileri:

1917 yılında Rusya’da komünist sistem kurulup kökleşmeye başlarken, yakın ve Ortadoğu’da Sovyetler’in açık ve örtülü hareketleriyle bölgede huzursuzluklar artıyordu.

1. Dünya Savaşı’da Ruslar’ın Ermeniler’e verdiği destek ile Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerinin bölge halkında yaptığı katliamların tesirleri devam ediyordu. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda  ve savaşın bitiminden sonra Kürt halkının durumu karışmış ve yeni bir içerik kazanmaya başlamıştır. Ancak Ermeniler’le barışmaları zordu. Aynı topraklar üzerindeki iddialar Rusların da işini güçleştiriyordu. Bu nedenle Ruslar Kürtler üzerindeki politikasını İran’a kaydırmak ihtiyacını duydu.

Ruslar Urmiye bölgesinde gerçek bir askeri güç olan Nasturiler’e karşı Kürtler’i kışkırtmayı başardılar. Amaçları İran üzerindeki İngiliz otoritesini kırmak ve kendi kontrollarında bir Kürt grubu oluşturarak İngilizler’e karşı kullanmak istiyorlardı.

Sonuçta, 6 Mart 1918’te Sekkak’lıların lideri İsmail Ağa Simko, Hakkari’de Nasturiler’in önderi Cilo Patriği Benyamin Marşimun’u öldürdü. Bundan sonra Kürtler ve Nasturiler arasındaki bütün köprüler yıkılmış oldu. Bu durum, İngilizler’in hiç arzu etmediği bir husus olmasına karşın, Ortadoğu ve Hindistan’a yönelik İngiliz politikasını Ortadoğu’da Kürt-Ermeni ve Nasturiler ile güç birliği sağlayarak İngilizler’in kontrolünde yapılanmalarını engellemek açısından Rus siyasetine çok uygun düşüyordu. Şeyh Sa’id ayaklanmasınını başlangıcında da, Ruslar’ın İran ve Doğu Anadolu’daki faaliyetleri isyan planlayıcılarına güven veriyordu. Aslında Türkiye, Rusya ile daha İstiklal Savaşı’nda başlayan ilişkilerinin de tamamen dostane ve özgür olması isteğinde idi. Ancak, Ruslar’ın İngilizler’le anlaşmayı şiddetle istemeleri karşısında Türkiye’nin uyanık bulunması lazımdı.

Türkiye, gerçekte sınırları dışında her devlete olduğu gibi Kafkasya ve İran’a karşı da maksatlı bir politika izlememekte idi. Yalnız, İran’ın o günlerde Türkiye’ye dost görünmesine rağmen savunma bakanlarının koyu milliyetçi oluşu, askeri kuvvetlerini tensike hevesli görünüşü ve başarılı bir adam oluşu dolayısıyle aleyhe bir siyasete vasıta olur ihtimaline karşı İran’ın harekatını yakından izlemek zorunda idi. Bu nedenle isyancılar gerekli dış desteğin İngiliz, Fransız ve Ruslar’dan sağlanacağına inanıyorlardı.

Şubat günü yanında üçyüz atlı ile kardeşi Abdurrahim’in evindeydi. Şeyh Sa’id’in kardeşi Abdurrahim, Piran’da Mahmut Çelebiyan mahallesinde, caminin arkasında kayalıkların karşısındaki evde oturuyordu. O zamanlar Piran, Eğil bucağına bağlı bir köydü. Eğil bucağı Genç iline bağlıydı. Genç de şimdiki gibi Bingöl ilinin bir ilçesi değil, bir ildi.” demektedir.

Martin Van Bruinessen; Ağa, Şeyh ve Devlet isimli eserinin 356. sayfasında; “Şeyh Sa’id Lice, Hani ve Piran’da gezilerini sürdürüp gerekli hazırlıkları yürütürken, 8 Şubat’ta Piran’ın bir köyünde talihsiz bir olay meydana geldi. Jandarmalarla çatışan bir grup kanun kaçağı, Şeyh Sa’id’in adamlarına sığındı.  Jandarmaların kaçakları istemesi üzerine oluşan gergin ortam kısa sürede çatışmaya dönüştü. Jandarmalardan en az bir ölü vardı. Silahlı bir grup şeyhle birlikteydi. Şeyh, hazırlıklarının henüz tamam olmadığının bilincinde olarak ortamı yatıştırmaya çalıştıysa da duruma hakim olamadı.

Bu kanlı olayın ansızın doğması Şeyh Sa’id’in isyan planını suya düşürdü. Şeyh, artık Suriye’den Cemiyet-i Akvam’a bir heyet göndermekten vazgeçip Piran bucağını işgal etti (8 Şubat 1925). Kardeşini Piran mıntıka reisi yaptı” dmektedir.

Bölgeden sorumlu 3. Ordu Müfettişi General Kazım Paşa (Korg. Kazım İnanç) göreve 5 Şubat 1925 tarihinde başlamıştı. İsyan hadisesini, Belge no.1’e göre, Şeyh Sa’id’in kardeşi Abdurrahim’in Piran mıntıka reisi imzası ile etrafa gönderdiği mektuplardan istihbar ettiği anlaşılmaktadır. Buna göre.

14 Şubat 1925’te verdiği ilk raporun konusunu teşkil eden hadisenin aslında Şeyh Sa’id’in beraberinde 100 kişiden fazla olan muhafızları ile nahiyede bulunan on kişilik müfrezesinin çatışması ve Pirani’nin işgaliyle sonuçlanan olaydır. 8 Şubat 1925 günü fiilen meydana gelen hadise isyanın başladığının kanıtıdır. Şeyh Sa’id Piran bölgesini, kardeşi Abdurrahim’in komutanlığına bırakarak Lice’nin Serdi köyünde oturan diğer kardeşi Tahir’in yanına geldiğinde şeyh ilk önce Darahini il merkezini işgal etmek fikrinde olduğu için Lice ilçesinin arkasından geçerek, Genç merkezine geldi. Şeyh’in kardeşi Tahir 10 Şubat 1925 günü Serdi köyünden geçen Lice postasını soydu.

 Robert Olson’a göre Şeyh Sa’id’in kardeşi Tahir, 20 kişilik kuvvetiyle Lice postanesini soymuştur. Tahir, Lice ve Hani civarından topladığı 200 kişiyle 11 Şubat 1925 günü Genç’e girerek postadan aldığı evrak ve paraları Şeyh Sa’id’e teslim eder.

İsyanın Başlaması ve Genç Vilayetinin Asilerin Eline Geçmesi:

Bu iki olaydan sonra isyan patlamış demektir. Şeyh Sa’id önce Darahini’yi ele geçirmeye karar verdi. Burası ele geçirildikten sonra diğer illerdeki teşkilatlarını da ayaklandırıp isyanı süratle genişletecekti. Bu maksatla 13 Şubat 1925 günü öğleden sonra Bicar bucağının Hakik köyüne geldi.

 Bu esnada Şeyh Sa’id’in adamları Darahini merkezine taarruza başladıkları ve 14 Şubat 1925 günü de şehri ele geçirip yağmaya başladıkları haberini almıştır. 15 Şubat 1925 günü bir toplantı yaparak önceden kararlaştırılan Harekat planını gözden geçirmek suretiyle uygulamaya koymuştur. 16 Şubat 1925 günü Hakik’ten Darahini’ye gelen Şeyh 17 Şubat 1925 günü isyanın kontrolünü ele aldı. Dört kumandanı ile birlikte bizzat bu irtica hareketinin başına geçerek Hanili Salih, Ömer Faro, Modanlı Faki Hasan, Hacı Sadık, 10000’e yakın kuvvetleriyle 16 Şubat 1925 günü Darahini (Genç) vilayet merkezini işgal ederek vali (İsmail Hakkı) ve devlet memurlarını esir etti. Şeyh Sa’id o gün Mudanlı Faki Hasan’ı Darahini valiliğine tayin ederek, “Emirelmücahid’in Muhammed Said-i Nakşibendi“ ünvanı adı altında Arapça bir fetva yayınladı. Fetvasında Nakşibendi tarikatının lideri, İslam’ın ve Halife’nin temsilcisi olduğunu altını çizerek ifade etmekteydi.

Şeyh Sa’id bu fetva pusulasında kendisine Emirelmücahid’in ve Nakşibendi ünvanını veriyor ve zımnen Halife’yi ve İslamiyet’i temsil ediyordu. Bu kanuna göre herkes bir mücahit sıfatıyla gazaya iştirak edecek, muvakkat hilafet merkezi Darahini (Genç) olacaktı. Şeyh, maddi ve manevi kuvveti kendisinde toplayan bir Nakşi Halifesi olacak, esir edilen Türk askerleri Darahini’ye gönderilecek, vergiler Darahini’ye gelip arkadan mücahitlere yetiştirilecekti..

Şeyh Sa’id ve adamlarının Genç merkezini işgalinin 14 Şubat 1925 tarihi olduğu belirtilmekte, ancak bu konudaki bazı dokümanlarda 16 Şubat 1925 olarak da geçmektedir.

Genç valisi İsmail Hakkı Bey ve memurların tutuklanıp hapsedildiği belirtilirken Genç valisinin aynı gün yani 14 Şubat 1925 günü kolorduya verdiği rapora istinaden 3. Ordu müfettişi 119 no.lu rapor ile (Belge no.2) Genç’te meydana gelen olayı bildirdiğinde hadisenin gerçek boyutları tam olarak belirtilemiyor. Bunun da sebebi Genç’te bulunan hükümet memurlarının isyancılara sempati ile bakmaları ve hadiseyi basite indirgeyerek geçiştirmek veya oyalamak suretiyle tedbirlerin geciktirilmesini temin etmektir. Halbuki aynı Genç valisi asi Şeyh ve adamlarına Genç’e gelişinde büyük itibar göstermişti ve vilayette bir hafta konuk etmişti. Şeyh Sa’id’in Genç’te kendi düzenini kurması valinin başlangıçta alması gereken önlemlerdeki acziyeti veya aldatılması hem kendisi hem de temsil ettiği devletin itibarı açısından son derece üzüntü verici bir durum olmuştur. Bu başarı asileri cesaretlendirmiştir.

Bu safhada Hacı Musa’nın serbest bırakılması da gösteriyordu ki, isyan hadisesinin ciddiyetini bölgedeki yöneticiler ve Ankara’daki hükümet tam olarak kavrayamamıştı. Hatta İçişleri Bakanı Cemil Bey’in 16 Şubat 1925 günü Bakanlar Kurulu toplantısında verdiği bilgide “asilerin civardaki zabıta kuvvetleri, uçaklar ve diğer vasıtalarla tenkili hakkında lazım gelenlere emir verildiğini ve meseleye kapanmış gözüyle bakıldığı” bildiriliyordu.

 Hacı Musa’nın Kazım (Dirik) Paşa tarafından serbest bırakılmasına rağmen kendisi mahkeme tarafından 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.

İsyanın Genişlemesi ve Cephelerin Kurulması:

İsyanın merkezi Murat Nehri’nin güneyindeki Genç olmakla beraber asiler merkezden üç ayrı istikamete genişlemişlerdir. Cephenin tali cepheleri ile birlikte bölgenin büyük bir kısmı isyanın içindedir.

Şeyh Sa’id’in Diyarbakır’daki mahkemede belirttiği gibi;

1nci Cephe: Murat Nehri’nin güneyinde Diyarbakır istikametinde ilerleyecek grup olup bunun başında kendisi bulunacaktır. Bu cephe üç ana istikamete ayrılmıştır:

a.    Genç – Lice – Hani – Diyarbakır asli grup

b.     Genç – Lice – Kulp – Muş ve Bitlis istikameti

c.     Genç – Hani – Maden – Elazığ istikameti

2nci Cephe: Çapakcur cephesi olup Murat Nehri kuzeyindeki bu cephe de, iki ana istikamete ayrılmıştır. Cephe komutanlığına Şeyh Şerif’i görevlendirmiştir. İlerleme istikametleri:

a.    Çapakcur – Gökdere – Palu – Elazığ

b.     Çapakcur – Sancak – Kiğı’dır.

3ncü Cephe: Muş cephesi olup doğuya ve kuzeye genişleyecek olan bu cephe iki ana istikamete ayrılmıştır. Cephe komutanlığına Mutluca (Melikanlı) Şeyh Abdullah görevlendirilmiştir. İlerleme istikametleri:

a.    Genç – Solhan – Varto – Erzurum

b.     Solhan – Muş – Bulanık – Malazgirt istikametleridir.

Planın Askeri Açıdan Değerlendirmesi:

-  İsyancılar iyi bir teşkilatlanma yapmıştır.

-  Mevsimin uygun olduğu bir zamanda isyana karar vermişlerdir.

-  Ele geçirilecek bölgenin kontrolünü sağlayacak sorumluları belirlemişlerdir.

-          İsyanda halk desteğini sağlayacak etkin bir dini propaganda yaparak isyana hazırlanmışlardır

-  Bölgedeki yöneticileri kandırarak zamanında tedbir alınmasını önlemişlerdir.

-  Ülkede yaşanan iç ve dış siyasi durumdan iyi istifade etmişlerdir.

-          Ulaşılacak hedefleri doğru saptamışlar, bölgenin sosyal ve siyasal yapısından istifade etmişlerdir.

-  Araziden uygun şekilde istifade etmeyi düşünmüşlerdir.

-          Gereksinim duyulacak kuvvet ihtiyacını mahallinden karşılayacak şekilde aşiret sistemini iyi kullanmışlardır.

-          İsyan merkezi doğru seçilmiştir. Hükümet kuvvetlerinin yetersiz olduğu, ulaşım imkanlarının zayıf ve savunması kolay bir bölgeyi esas almışlardır.

-          Harp prensipleri açısından hedef, taarruz, baskın, emniyet, emir-komuta birliğini iyi uygulamışlardır.

-          Araziyi çok iyi bildikleri için, zayıf askeri birliklere karşı kısmi başarılar sağlamışlardır.

-          Planın Zayıf Tarafları:

-          Siklet merkezini tesis edememişlerdir. Güçlerini dört ayrı istikamete yönelterek her yöneldikleri istikametlerde belirli bir süre sonra kuvvetleri yetersiz kalmıştır.

-  Ağır silah desteğinden yoksundurlar.

-  Devletin gücünü küçümsemişlerdir.

-  Kısa zamanda dış yardım alma imkanlarına sahip değildirler.

-          Yağma ve çapulculuğu önleyememişlerdir. Bu nedenle halk gerçekleri erkenden görmüş ve tepki göstermiştir.

-          Türk Milleti’nin hasretlerini doğru değerlendirememişlerdir. Milletin en olumsuz şartlarda bile büyük bir dayanışma içerisinde ve en büyük güçlükleri başarabileceğini anlayamamışlardır.

-  Askerlik sanatı ve yönetiminden yoksundurlar.

-          Nehirlerin geçilmesi, kuvvetlerin birbirlerine yardım ve destek sağlaması için gerekli malzeme ve teçhizata sahip değildirler.

-          Haberleşme vasıtaları atlı ve yaya habercilere bağlı kalmıştır. Bölgeler birbirlerinin yaptıkları ve yapacaklarından habersiz olmuşlardır.

-  Bilgi, görgü ve tahsil seviyeleri isyanı hedefine ulaştırmaya yeterli değildir.

-          Haklı ve sağlam gerekçeleri yoktur, ideallerini yalanlara ve propagandaya dayandırmışlardır.

Asiler Genç merkezini ele geçirdikten sonra yukarıda açıklanan planın tatbikine başlamışlardır. Dört ayrı istikamete yönelen isyancılar önceden koordine ettikleri aşiretlere ve ağalara, mektup ve haberler göndererek isyana katılmaları çağırıları yapılmıştır. Bunlardan Şeyh Sa’id’in amcaoğlu Palu müftüsü Dersim bölgesindeki aşiret reislerine mektupla tehditlerde bulunarak bölge halkının isyana destek vermesini istemiştir.

 Ordu Birliklerinin Asilerle Teması:

Şeyh Sa’id bizzat kumanda ettiği 1nci isyan bölgesi kuvvetlerini Güney Çapakcur’un Mistan, Botan aşiretlerini de emrine alarak 20 Şubat 1925’te Lice merkezini ele geçirdi. Bilahare Hın’lı Salih Bey’in kuvvetlerini de emrine alarak Hani boğazından Diyarbakır’a doğru yürüdü. Bu sırada 10000’den fazla olan bu asi kuvvetler Hani boğazında bir tabur askeri 22 Şubat 1925 günü pusuya düşürerek eratın bir kısmını şehit ve esir etmişlerdir.

. Bu safhada bölgeden sorumlu 3. Ordu Müfettişliğince alınan tedbir ise; 120-130 süvariden oluşan 21. Süvari Alayı’nı Piran’a ve 7. Kolordu’dan 70-80 kişilik bir taburu Ergani-Maden’e sevketmektir. 21. Alay komutanı zabiti Mülazım Hüseyin Hüsnü, kuvvetlerinin yetersizliğini belirterek itiraz etmiştir. Uyarı dikkate alınmamıştır. Yetersiz kuvvetten oluşan Alay, Hani boğazında bozguna uğrayınca güneye çekilerek iki tabur halinde yeniden tanzim edilmiştir. Alay komutanı Hüseyin Hüsnü’nün rütbesi sökülerek Diyarbakır’da mahkum edilmiştir.

 Bu davranış yanlıştır. Komutanlar astlarının teklifini dinlemeli ve toplumsal olaylarda caydırıcılık sağlayacak yeterli kuvveti kullanmalıdır.

Hani boğazını geçerken Şeyh Sa’id, kardeşi Abdurrahim’in emrine mühim bir kuvvet vererek onu Maden üzerine sevk edip kendisi Ambar nehri yolundan Diyarbakır üzerine yürüdü. Şeyhin Diyarbakır üzerine doğru yürüdüğünü haber alan Hazzo’lu Hatip Beyleri, Silvan ve Farkın kuvvetleri başında olan Şeyh Şemsettin, Diyarbakır’a doğru yürümüş ve bu kuvvetler 28 Şubat 1925 günü Diyarbakır yakınlarında Şeyh Sa’id’le birleşmiş, şeyhin irtica kuvvetleri 20000’e yaklaşmıştır.

Şeyh Sa’id’in doğusunda, Silvan ve Farkın dağlarında yaşayan aşiretlerin liderleri ayrı bir asi kuvveti olarak  Mardin’e doğru yürümüştür. Bu asiler Midyat’taki kuvvetler ve devletine bağlı halk tarafından karşılanarak zayiata uğratılmış ve geri püskürtülmüştür.

Hani boğazında Şeyh Sa’id’ten ayrılan kardeşi Abdurrahim, 29 Şubat 1925 günü Maden ilçesini işgal ederek Siverek üzerine yürümüş, bu sırada Siverek bölgesinde Şeyh Eyyüb adlı bir Şafii Şeyhi, başına topladığı 500 kişilik bir kuvvetle Siverek’i işgal edip Çermik’te Şeyh Abdurrahim’le birleşmiş ve beraber Ergani üzerine yürümüşlerdir.

Şeyh Sa’id, emrindeki 20000 asi ile 28 Şubat 1925 günü Diyarbakır’ın kuzeyine düşen Tala mevkiinde karargahını kurmuş, burada Diyarbakır bölgesinden kendisine katılacak kuvvetlerle Mardin, Ergani, Siverek, Haden üzerine sevk ettiği asilerin başarı haberlerini beklemiştir. Ergani, Piran olayından sonra asilerin eline geçmişti. Ergani ve Eğil bölgesindeki şeyh ve ağaları da ayaklandırmayı başaran Şeyh Said, 7 Mart’ta 4 ayrı istikametten Diyarbakır’a saldırdı. Kuzey cephesinde surlar dışında yapılan savunmayla asiler püskürtüldü. Güney cephesinde ise içeriden yardım gören asiler şehre girdiler fakat General Mürsel’in asiler üzerine süvari kuvvetlerini yollaması sonucu baskına uğrayan asiler 8 Mart 1925’te ilk defa yenilgiye uğratılarak kaçışları sağlandı.

İsyancıların diğer bir kolu da Dersim ve Kiğı istikametine yönelmiştir. Bunlardan Şeyh Sa’id’in amcaoğlu Palu müftüsü Dersim bölgesindeki aşiret reislerine mektup yazarak ve tehditlerde bulunarak bölge halkının isyana destek vermesini istemiştir.

Durumu oldukça ciddi gören Genelkurmay Başkanlığı 3. Ordu Müfettişliği’ne verdiği emirde:

1. Şeyh Sa’id olayı bilinmektedir. Hükümet eşkiyalığı bir an önce gidererek gücünü göstermek suretiyle dirlik ve düzeni süratle yerine getirmeye karar vermiştir.

2. Takip harekatını bir elden sizin yönetmeniz ve valilerin harekat bakımından emrinizde bulunması uygun görülmüştür. Bu harekat iç dirlik düzenliği sağlamak bakımından olduğu için genel yönerge İçişleri Bakanlığından verilecek ve bu konuda o bakanlıkla muhabere edilecektir. Yalnız harekatı yapacak ve katılacak askeri birlikler hakkında Genelkurmay  Başkanlığına bilgi verilecek ve yeni birliklerin katılması hususunda Genelkurmay Başkanlığının da onayı alınacaktır.”.

Hadiseye Genelkurmay Başkanlığı müdahale edinceye kadar isyan bölgesinde mahalli, mülki ve askeri sorumlular tedbir almakta yetersiz kalmışlardır. Genelkurmay Başkanlığı’nın direktifinden sonra Erzurum Müstahkem Mevki erlerinden 150 kişilik bir birliğin bölük haline getirilip derhal Hınıs’a hareket ettirilmesi 9ncu Kolordu Komutanı’na emredilmiştir.

Erzincan Estersüvar (katıra bindirilmiş) taburunun 120 atlısı 3 Şubat 1925 günü Erzurum yolu ile Hınıs’a hareket etmiştir. Bu taburun Erzincan’da kalan piyade erleri Eğin-Arapkir yolu ile Elazığ’a hareket ettirilmiştir.

Diyarbakır’dan yola çıkarılan 7nci Kolordu Süvari Bölüğü ile Jandarma birliği Piran doğrultusunda hareket ettirilmiştir. Orada sükuneti sağladıktan sonra Palu’ya doğru gönderilmesi kararlaştırılmıştır.

1 nci Süvari Tümeni Diyarbakır’a hareket edecek, oraya vardıktan sonra, bir alayının Lice’ye gönderilmesi planlanmıştır. Duruma göre gerekirse diğer bir alayını da Piran’a göndermek veya tümeni  bütünü ile Lice, Piran, Palu bölgesine göndermek de bir alternatif olarak düşünülmüştür.

İlk askeri tedbirler alınmaya başlanırken İçişleri Bakanlığının 15/16 Şubat 1925 gecesi ayaklanmanın bastırılmasına dair gizli kaydı ile verdiği ve bir suretini Genelkurmay Başkanlığı’na sunduğu genel talimatta.

·         “Harp ve vatan haini sanıkları arasında olduğu ihbar olunan ve sanık olarak Bitlis’teki Özel Harp Divanı tarafından çağrıldığı halde temayuz eden Hınıslı Şeyh Sa’id, bir süreden beri konuk olarak bulunduğu Lice ilçesi üzerinden 13 Şubat 1925’te 300 kişiden ibaret silahlı avenesi ile Erzani’nin Piran köyüne geçtiği ve irtica yollu kışkırtma ile halkı aldattığı maiyetini çoğaltmaya çalıştığı ve Piran’da jandarma müfrezemizle çarpışarak iki jandarmamızı yaraladığı ve müfrezenin subayları ile Ekil Bucak Müdürünü ve 10 eri tutuklayarak silahlarını aldığı ve Hınıs’tan gelirken Genç ile içinde yaptığı kışkırtma üzerine bu il içinde de bazı olayların meydana geldiği ve bu arada Lice-Hani ile Genç-Çapakçur ve Çapakçur-Palu telgraf hatlarının kesildiği ve Hani-Lice hattını onarmaya devam eden hat çavuşu ile iki jandarmayı da tutukladıkları anlaşılmıştır.

 Şeyh Sa’id’in, harp ve vatan haini sanıklarından Cibranlı Halit ve kaçak Hasnan’lı Halit’le ilgisi ve bağlılığı vardır.

·         Bakanlık bu kışkırtmanın, Hasnan’lı Halit ve arkadaşları ile diğer harp ve vatan hıyanetinden sanık ve takip edilmekte olan kimselere yöneltilmiş bulunan hükümetin azimli kuvvetini geçici olarak işgal etmek ve bu duruma bir karışıklık rengi vererek harekat sonucunda tutukluları kurtarmak ve işi siyasi yoldan çözümleyebilmek umudu ile meydana getirildi kanısındadır.

·         Bu sebeple hükümet, bu eşkiyalığın etrafa bulaşmasına meydan vermeden azim ve ciddiyetle ortadan kaldırmaya ve mahalli dirlik ve düzenliği tekrar sağlamak sureti ile bu işi yapmış olanları tenkile karar vermiştir.

·         Tenkil harekatını 3 ncü Ordu Müfettişi Kazım Paşa’nın idare etmeleri ve harekat bölgesindeki illerin harekat bakımından Kazım Paşa’dan alacakları emre göre hareket etmeleri uygun görülmüştür. İçişleri Bakanlığı’nın talimatı geç verilmiştir.

Bu düzenlemeler isyanın ciddiyeti ve bastırma tedbirlerindeki eşgüdümü temin etme açısından alınan uygun tedbirlerdir ancak geç kalınmıştır.

Ayrıca, Genç ili ile 14 Şubat 1925 öğle saatlerinden beri muhabere kesilmiştir. Muş’tan 15 Şubat 1925 günü muhtelif istikametlerde gönderilen yeteri kadar kuvvet, ilkin Genç ile irtibat kurarak Genç’teki durum hakkında bakanlığı aydınlatmaya memur edilmiştir. Her türlü vasıtaya baş vuran Genç ili merkezi ile irtibatın sağlanmasının önemi üzerinde durulmuştur.

Yüzbaşı Mustafa komutasında, 12 Şubat 1925’te iki makineli tüfekle takviyeli 120 atlıdan oluşan müfreze, Erzurum üzerinden Hınıs’a ve aynı kıtadan 100 süvari, 26 piyade, bir makineli tüfekten oluşan ikinci bir müfreze de tabur komutanı Abdullah komutasında 15 Şubat 1925 öğle vakti Eğin-Arapkir üzerinden Elazığ’a hareket ettirilmiştir. Bu kuvvetler Kazım Paşa’nın emrine girecektir.

Muş iline verilen talimatta; Hasanan’lı Halit ve arkadaşlarının takibine tahsis edilen kuvvetlerden de tasarruf edebilerek mevcut süvari kuvvetlerini (mahalli durumu gözönünde bulundurmak suretiyle) Kazım Paşa’nın emrine verecektir.

Takip harekatı, sadece mahalli dirlik ve düzeni bozan zararlı kimselere yöneltilmiştir. Bu arada masum halkın rencide edilmemesini, aksine kendilerine iyi muamele edilmek suretiyle Cumhuriyet idaresine karşı olan iyi eğilimlerinin pekiştirilmesine itina gösterilmesini ve zararlı kimselerin tenkilinde amansız bir sürat ve azim göstermek suretiyle asilerin cezalandırılması talimatı verilmiştir.

Harekatın bir elden idaresi gerektiğine ve günlük harekat sonuçları hakkında Kazım Paşa tarafından makine başında bilgi verileceğine göre, illerin harekata dair bütün raporlarını yalnız Kazım Paşa alacaktır.

3 ncü Ordu Müfettişi Kazım Paşa’ya verilen yukarıdaki talimat ayrıca Bitlis, Muş, Erzurum, Diyarbakır, Siverek, Siirt, Ergani, Elazığ, Dersim, Erzincan illerine de yazılmıştır.

Böylelikle tenkil harekatına karar verilmiş ve bu iş için 1 nci Süvari Tümeni görevlendirilmek suretiyle de uygulanmasına başlanmış olunuyordu.

3 ncü Ordu Müfettişliği 15/16 şubat 1925’te İçişleri Bakanlığına sunduğu 1376 sayılı raporunda.

Genç’in işgali haberini Kulp ve Lice kaymakamlarından aldığını Lice’nin de bu gece asiler tarafından işgal edileceği haberi üzerine, Bitlis Piyade Alayı ile bir bataryanın Lice’ye hareket ettirilmesi ve Bitlis’in de boş bulunmaması için Siirt’teki alaylardan bir taburla bir bataryanın Bitlis’e getirilmesinin kararı verilmiştir. Diyarbakır’daki Süvari Alayı’ndan kalan kuvvetlerin Lice  istikametinde hareketinin emredildiğini bildirmiştir. 16 Şubat günü vilayetlerle 7 nci, 8 nci, 9 ncu Kolordulara emirler verilmiştir. İçişleri Bakanlığı’na Genelkurmay Başkanlığı’na ve 6 ncı Kolordu’ya da bilgi verilmiştir.

3 ncü Ordu Müfettişliği’nin ayaklanmanın niteliği hakkındaki düşüncesine göre olay, padişahlık, hilafet, şeriat ve Abdülhamid’in oğullarından 150’likler listesinde sürgüne gönderilen ve Beyrut’da bulunan Selim efendinin Kürdistan kralı olarak tanıtılıp saltanatını temin gibi bir gaye için olduğu belirtilir. İrticai bir propaganda aracı olup aslında tamamen Kürtçülüktür.Bu amaçla hazırlanmakta iken Piran’da vakitsiz olarak başlayan ayaklanma Piran, Lice ve Genç çevresinde sınırlı kalmıştır. Bu durumda 1 nci Süvari Tümeni Piran’dan başlayarak Hani ve Lice genel doğrultusunda gereken temizlemeyi yaptıktan sonra Genç’e yönelecek, bu arada Bitlis’ten gelecek batarya ile takviyeli piyade alayı da Genç’e varmış veya yaklaşmış olacaktır.

 Asiler direnmediği takdirde yakma ve yıkma yapılmayacak, sadece asilerin bulunduğu mevkiler sarılarak başlarının yakalanması ile yetinilecekti. Bu maksatla görevlendirilen ve 14 Şubat’ta Diyarbakır’dan Piran istikametinde hareket etmiş bulunan Binbaşı İbrahim komutasındaki müfreze, Piran yönünden gelen tahminen 350 kadar asinin taarruzu ile karşılaşmış ve bu taarruzu güçlükle durdurabilmiştir. Bu çatışmalarda asileri komuta eden Piran okulu öğretmeni Fahri öldürülmüş, müfrezeden de  Teğmen Fevzi ve bir er yaralanmıştı. Bu durum aslında asilerle düzenli birliklerin ilk karşılaşmasıdır.

Düzenli birlikler 17 Şubat’ta Sis boğazı civarında başarısızlığa uğramakla kalmamış, ayrıca 20 Şubat 1925’teki çarpışmada da müfreze komutanı şehit olmuştur.

 Ardı ardına olan bu başarısızlıkların sebebi; müfrezelerin küçük, takip ve arama görevini yapamayacak kadar kuvvetsiz olmalarındandır. Oysa daha işin başında bu gibi başarısızlıkların asilere karşı bir yılgınlık doğuracağı, buna karşılık asilerin morallerini yükseltmekle beraber halen kin ve muti olan köyler halkının da asilere eğilim ve katılmalarını gerektireceği düşünülmeliydi. Bu sebeple, bir müfrezenin mutlak başarılı olacak kadar kuvvetli bulunması mümkün olduğu takdirde en az iki topla takviyeli bir alaydan daha az kuvvette olmaması dikkate alınmamıştır.

21 Şubat günkü çarpışmadan sonra Hani’ye giren 1 Süvari Tümeninin durumu ise; 22 Şubat sabahı Hani’yi çeviren asi kuvvetlerle başlayan çarpışma akşama kadar sürmüş ve sonunda asiler yenilerek çekilmeye başlamışlardır. Tümen kıtaları intizamsız şekilde çekilen asileri takibe geçmişler Hani’den bir hayli uzaklaşmışlardır. Kasabada yalnız topçu, makineli tüfek, bir miktar acemi er ve hayvan kalmıştır. Gruptan yarım saat sonra asiler 300-350 kişilik bir kuvvetle Hani’nin doğusundan, miktarı tespit edilemeyen diğer bir kuvvetle de güneyden olmak üzere tümenin Hani’de kalan kuvvetleri üzerine baskın şeklinde taarruza geçmişler ve Hani’deki askeri kuvvetleri esir almışlardır. Tümen karargahı, tugay karargahı ve 14 ncü Süvari Alay Karargahı ile 150 atlı güçlükle asilerin etkisi dışında kalan Şeritan’a çekilebilmiştir. Bu baskında 14 ncü Süvari Alay Komutanı yaralanmış, bir binbaşı, üç yüzbaşı ve dört teğmen asiler tarafından esir alınmıştır. Hadisenin ciddiyeti yeni yeni anlanmaya başlanmıştır.

 Kısmi Seferberlik:

Hükümet, ayaklanmanın süratle ve kesinlikle bastırılması için kısmi seferberliğe karar vermiş bulunuyordu. Bu karara göre seferber olacak kıtalar.

7 nci Kolordu,

5 nci Kolordu (41 nci Tümen Topçusu, 7 nci Tümen Obüs Bataryası bazı bağlı birlikler hariç),

6 ncı Kolordudan yalnız 5 nci Tümen,

8 nci Kolordudan 11 nci Alay ve 3 ncü Topçu Alayı,

9 ncu Kolordudan 12 nci Tümen Karargahı ile 9 ncu Tümenin 28 nci Alayı.

Bu birliklerin sefer mevcuduna çıkarılması için gereken emir ve subayların süratle celbi, Nakliye Komisyonlarının teşkili ve tabur mevcutlarının bine yükseltilmesi Milli Savunma Bakanlığından istenmiştir.

 Elazığ’ın Düşmesi:

Asiler Genç’ten ve Çapakçur’dan sonra yavaş yavaş Palu’ya doğru yürüdüler. Asileri Murat nehrinin batısına geçirmemek için önceden Havik Geçidi’ne bir müfreze gönderilmişti. Fakat asiler 23 Şubat günü Murat nehrini geçtiler ve Havik’te bulunan müfrezeyi subayları ile beraber, Bucak Müdürü de dahil olduğu halde esir ettiler. İleri hareketlerine devam eden asiler, Elazığ’a 3-4 saat mesafedeki köyleri de işgal ederek 24 Şubat sabahı saat 03.00’te, Elazığ il merkezinin çevresine yerleştirilmiş bulunan kuvvetler üzerine taarruza başladılar. 20 er ve bir makineli tüfekten müteşekkil küçük bir müfreze tarafından korunan Hanik Köyü (Hüseyin köyü) güneyindeki cephane deposu asilerin eline geçmiş ve yağma edilmeye başlanmıştır.

Beraberinde Elazığ valisi olduğu halde olay yerine gelen 17 nci Tugay Komutanı Albay Osman, hayatını tehlikeye atacak derecede cesaret göstererek orada bulunan erlerin de gayreti ile asileri cephane deposundan uzaklaştırmış ve Beyyurdu’ndaki topçu mevzilerine gelerek Beyyurdu tepelerinin yoğun bir şekilde ateş altına alınmasıyla, takriben 300-400 kişilik asi kuvvet dağıtılmıştır. Yeniden toparlanan asiler topçu mevzilerine taarruz ederek bu mevzileri düşürmüşler, topçu tabur komutanı ile batarya komutanını esir almışlardır. Elazığ’ı savunma imkanını kaybeden birlikler Murat üzerindeki İzoli köprüsüne çekilmek zorunda kalmışlardır.

Asiler şehre girer girmez önce jandarma dairesini yağma ettiler. Hapishanedeki tutuklu ve hükümlüler serbest bırakıldı. Adliyedeki evraklar yakıldı. Bu sırada hükümet binasına giren asi lider Şeyh Şerif, ahaliyi toplayarak maksat ve gayesinin, dini ve Kur’anı kurtarmak olduğunu, ahaliye katiyen tecavüz niyetinde olmadığını söyleyerek propaganda yaparken adamları evleri ve mağazaları yağmaya devam etmişlerdir.

25 Şubat’ta asiler, sokaklarda tellalar vasıtasıyla “Malatya’ya gidiyoruz. Müslüman olan arkamızdan gelsin” propagandası ile kuvvet toplamaya başlamışlardır. Din propagandası öylesine etkili olmuştur ki, halk ayaklanmanın bastırılmasında hükümete yardıma yanaşmıyordu. Asilerin yağmaya başlamaları üzerinedir ki, Elazığ halkı aklını başına almış, karşılaştıkları felaketin büyüklüğünü görmüş ve asiler karşısında cephe almıştır.

Elazığ’ın asilerin eline geçmesi üzerine 3. Ordu Komutanı General Kazım Elazığ’a ilave kuvvet gönderilmesi ve Elazığ bölgesinin kuvvet ihtiyacını belirtmiştir Bu durumda göstermektedir ki isyan bölgesindeki nizami kuvvetler yetersiz kalmıştır.Elaziz’e kuvvet istenmesi:

Olayı öğrenen Genelkurmay Başkanlığı 24 Şubat günü Malatya Valisi aracılığı ile İzoli’de bulunan 17 nci Tugay Komutanına verdiği emirde:

“Elazığ’dan İzoli’ye gelen ve gelecek olan subay ve erlerden derhal bir birlik teşkil ederek asilerin Malatya istikametinde ilerlemelerini durdurmasını ve Fırat’tan güneye geçmelerine engel olmasını istemiştir.” Ayrıca Malatya’da seferber olmaya başlayan erat ve subaylar toplandıkça, İzoli’ye gönderilerek Tugay Komutanı emrine verileceğini hususunda emirler veriliyor ve tedbirler alınıyordu.

Durumu yakınen izleyen Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 26 Şubat’ta Malatya Valisi aracılığı ile İzoli’de 17 nci Tugay Komutanı Albay Osman’a verdiği emirde:

“Durumunuz, tertibatınız, düşünceniz hakkında ait olduğunuz resmi makamlara elbette bilgi verdiniz.Gereken emirleri ve talimatı alacaksınız. Ben de size hatıra olarak bir iki noktayı bildireyim.

Asiler ciddi muharebe ve çarpışma sonucunda değil, mensuplarının müritlerinin çağrısına uymak suretiyle ve bunların kendilerine katılmaları ile Elazığ’a kadar gelebilmişlerdir. Silahlı Kuvvetleriniz arasında sizin ..... dediğiniz ülküsüz erlerin bulunuşu sizi şimdi bulunduğunuz yere ve duruma gelmeye zorlamıştır. Bu durum sizin için dikkat ve uyanıklığı gerektiren bir noktadır. Bundan sonra ülkeyi savunmak için kullanacağınız vasıtalarda bu noktaya dikkat buyurunuz. Asilerin silahı, aldatmayı, bozgunculuğu ve din ile şeriatı vasıta ittihaz ederek bilgisizlikten faydalanmadınız. Sizin karşı vasıtanız ve savunmanız, bütün bu sahterkarlıkların emriniz altında olanlara ve temasta bulunanlara layıkı ile ve süratle anlatılmasında ve şuurlu hareketinizdedir. Bilgisizlik ve gafilliğin çokluğu karşısında durumunuzu bozarak dağılmak elbette aleyhimizdedir. En az sayıda da olsanız varlığınızın korunması bizce değerlidir. Geçmesi zorunlu olan birkaç günü mevcudunuzu koruyarak kazanmak tercihe değer. Ayrıca durumunuzun olağanüstü olduğundan ve bunun gereği olarak olağanüstü tedbir almaya zorunlu olacağınızdan beni haberdar etmelisiniz. Malatya halkı cumhuriyete sadık ve irticaa düşmandır. Bu bilinmektedir. Bu değerli unsurlardan büyük ölçüde faydalanma olanağını elde ediniz. Bu öğütlerim bağlı olduğunuz makamlardan alacağınız kesin emirlerin yapılmasında size yardım eder umudundayım” diyerek hadiseler karşısında morali bozulan Tugay Komutanı Albay Osman Bey’in zaman kazanmasının önemini belirterek askeri dehasını burada da göstermiştir.

Aynı gece (26 Şubat) Genelkurmay Başkanlığı da tugay komutanına verdiği emirde;

Atatürk’ün emrine uygun hareket etmenin önemine değindikten sonra, 26 Şubat akşamı Arga’ya gelecek olan 13 ncü Alay ile derhal irtibat kurarak Alayın süratle Malatya’ya gelmesini sağlamasını ve o zamana kadar kazanılması gereken iki üç günün Malatya’nın vatanperver evlatlarının da katılması ile herhalde kazanılacağından emin olduğunu bildirmişti.

Bir yandan Elazığ’ı işgal eden asilere karşı askeri tedbirler alınırken diğer yandan asilerin yağmacılığı ve çapulculuğuna karşı cephe alan halk, silaha sarılmış ve giriştiği savaş sonunda 26 Şubat’ta asileri, şehri boşaltmaya mecbur etmişlerdir. Firar eden asilerin büyük bir kısmı Palu doğrultusunda çekilmişlerdir.

Palu’ya gelen Şeyh Şerif tekrar Elazığ’a yürümek istemişse de Pertek yönlerinde, doğu Dersim ve Mazgirt’den gönderilen gönüllü aşiret güçleri ile yaptığı çarpışmada fazla zayiat vererek Bulanık köyüne çekilmeye mecbur olmuştu.

Bu olaylar üzerine Elazığ ve Havalisi Komutanlığına atanan 17 nci Tümen Komutanı General Nurettin, 1 Mart 1925’te Elazığ’a görevi başına gelmiş, bu arada 13 ncü Alay da asayişi sağlayarak Palu bölgesinde yapacağı takip ve arama harekatı hazırlığına başlamıştır. Bu günlerde Ankara'daki siyasi faaliyetler de oldukça ciddi bir safhaya girmiş bulunuyordu.

Sıkıyönetim İlanı:

Türk İnkılabı’nın gerçekleştirilmesini her şeyin üstünde gören M.Kemal, Fethi Bey hükümeti ile inkılap yapılamayacağını anlamış olduğundan olayın gelişmesi üzerine sertlik ve inkılap yanlısı İsmet Paşa hükümetinin kurulmasını destekledi. Rauf Bey, Ali Fuat, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar muhalif grup olarak İsmet Bey’e karşı çıkarak Fethi Bey hükümetinin aldığı tedbirlerin yeterli olduğunu savunuyorlardı. İsyanı basite indirgeyip hadiseyi geçiştirmek istiyorlardı.

Aldığı çağrı üzerine 21 Şubat 1925 günü Ankara’ya gelen İsmet Paşa (İnönü) kendisini istasyonda karşılayan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile birlikte doğruca Çankaya’ya giderek durumun incelenmesi ve tartışılmasına başlamışlardı. Bu sırada Bakanlar kurulu da önemli bir toplantı yapmakta ve ayaklanmanın bastırılması için alınması gerekli tedbirleri görüşmekte idi.

Aynı günün gecesi; Başbakan Fethi Okyar, Meclis Başkanı Kazım Özalp ve Halk Partisi Genel Başkan Vekili İsmet İnönü Atatürk’ün başkanlığında toplanarak Büyük Millet Meclisi Başkanlığına şu yazının gönderilmesine karar vermişlerdir.

Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

“Ergani ilinin bir kısmında devletin silahlı kuvvetlerine karşı olan ayaklanma Diyarbakır, Elazığ, Genç illerine de geçmiş ve genişlemeye müsait görünmüş olduğundan Muş, Ergani, Dersim, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkari, illeri ile Erzurum ilinin Kiğı ve Hınıs ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmiştir. Anayasanın 86 ncı maddesi gereğince keyfiyeti yüksek meclisin onayına arz ederim.”

23 Şubat günü hükümet, durumu ve alınacak tedbirleri Halk Partisi meclis grubuna arz etti. Grupta İnönü de söz almış ve Parti Genel Başkanı Vekili sıfatıyla yaptığı konuşmada, cumhuriyetin ilanından sonra eski devir taraftarları ile mürteciler tarafından öteden beri yapılmakta olan kışkırtmaları birçok örnekler göstererek açıklamış ve bu defaki olaya değinerek olayın, bugün olmasa bile, ileride nasıl olsa meydana geleceğini, düşmanların öteden beri dini vasıta edip siyaset yaptıklarını açıklamıştır.

İnönü, Halk Partisi Hükümetinin bu mesele karşısında kesin tedbirler almış olduğunu, bundan sonra alınması gerekecek tedbirlerin de kesinlikle gecikmeyeceğini, meselenin herhalde ve esaslı surette kökünden bitirileceğini söyleyerek;

“Bizim görevimiz, parti olarak itimat etmek ve bu gibi olaylara karşı şiddetle hareket eden ve edecek olan hükümete yardım etmektir” dedi. İnönü’den sonra söz alan Adalet Bakanı Esat Bozkurt, hükümetin, meclise teklif edeceği şu kanun maddesini okudu:

“Dini alet ittihaz edenler ve bu suretle zihinleri karıştıranlar en az iki sene kürek, en ağırı idam olmak üzere cezalandırılır”.

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok