CUMHURİYET'İN 81. YILINDA MİLLİ EGEMENLİK
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı sonunda imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan hemen sonra harekete geçen İtilaf Devletleri ülkenin en zengin ve stratejik bölgelerinin işgaline girişimlerdi. Bu durum, düşmanın ateşkesi barışın ilk adımı olarak değil de, paylaşma projelerinin uygulanmasını kolaylaştıran bir işgal belgesi olarak gördüğünü göstermişti.


 

KONU: CUMHURİYET'İN 81. YILINDA MİLLİ EGEMENLİK

        YRD.DOÇ.DR.HALİL ŞİMŞEK

 

Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı sonunda imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan hemen sonra harekete geçen İtilaf Devletleri ülkenin en zengin ve stratejik bölgelerinin işgaline girişimlerdi. Bu durum, düşmanın ateşkesi barışın ilk adımı olarak değil de, paylaşma projelerinin uygulanmasını kolaylaştıran bir işgal belgesi olarak gördüğünü göstermişti. Mevcut durum ve cereyan eden olaylar, düşmanla askeri bir mücadeleye girişebilmek için hiç de ümit vermiyordu. Oysa durum gittikçe ağırlaşmakta, devleti ve milleti uçurumun kenarından kurtarabilmek için mutlaka bir çözüm yolu bulmak gerekmektedir. Padişah ve Hatife düşmanın oldu bittileri karşısında aciz ve suskun kalmakta, hükümet de aynı tutumu sürdürmekteydi. Haksız işgaller karşısında her ikisinden de cesur bir ses yükselmiyordu. Milletin bir kısmı başsız kaldığının farkında olmaksızın kaderini beklemekteydi.
Aynı günlerde İstanbul'a dönen Mustafa Kemal Paşa'ya göre tamamen parçalanmış olan imparatorluktan geriye bir avuç Türk'ün yaşadığı bir ata yurdu kalmıştı. Mustafa Kemal Paşa bu durum karşısında en doğru ve gerçekçi karar olarak, milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmayı kararlaştırmıştı. Bu kararın dayandığı iki temel ilke "tam bağımsızlık" ve "milli egemenlik" ti. O'na göre bağımsızlık o kadar önemliydi ki ölümden başka hiçbir seçeneği bulunmuyordu. Bu uğurda parola "Ya bağımsızlık ya ölüm" idi. Mustafa Kemal Paşa bir taraftan basına verdiği demeçlerle kamuoyunu aydınlatırken, diğer taraftan devletin ve milletin bu tehlikeli durumundan kurtarılabilmesi için siyasi çözüm yollarını denedi ve silahlı mücadeleden başka bir seçeneğin kalmadığından emin oluncaya kadar bekledi.
Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da tarihi kararını verip, uygun bir zamanda uygun bir görevle Anadolu'ya geçmeyi tasarladığı günlerde gelişen olaylar böyle bir fırsatı doğurmakta gecikmemişti ki Samsun ve yöresinde başgösteren asayişsizliği ortadan kaldırmak, nedenlerini tespit etmek üzere kendisine verilen IX. Ordu Müfettişliği görevi ile 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a geldi. 25 Mayıs'ta Samsun'dan Havza'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, mülki ve askeri makamlarla olan temaslarını buradan sürdürmüştü. Havza'dan ayrılmadan önce XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile yaptığı telgraf görüşmesinde, arkadaşlarıyla birlikte birkaç gün içinde gizlice yanına gelmelerini bildirmiş, bunun üzerine Ali Fuat Paşa da beraberinde Rauf Bey olduğu halde Mustafa Kemal Paşa ile Amasya'da buluşmuşlardı.
Türk Milletinin en felaketli günlerinde 22 Haziran 1919'da Amasya'dan duygu yüklü ve tarihi bir genelge yayımlandı. Coşku dolu ve güven veren bu genelge şöyle diyordu;
"Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.
İstanbul Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememekte, bu durum milletimizi yok olmuş göstermektedir.
Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Sözleriyle başlayan bu genelgede, Türk Milletinin o güne dek yabancısı olduğu iki özlü ifade vardı ki bunlardan biri "milletin istiklali" diğeri de "milletin azim ve kararı" idi. İşte bu karardır ki; yalnız işgal güçlerine karşı bir kurtuluş mücadelesini değil, "hakimiyet Allah'ındır" diyerek, Tanrı adına ulusu yönettiği gerekçesiyle egemenliğin kaynağını kutsallaştıran saltanat ve hilafet yönetimine karşı da bir kurtuluş mücadelesinin başladığı gerçeğini ortaya koyuyordu. Çünkü, Saltanat ve Hilafet esasına dayanan mevcut yapı, dinden ve gelenekten güç alarak asırlardır Türk insanının aklını ve vicdanını kontrol altında tutuyordu.
Bu anlayışla başlayan Milli Mücadele ile Türk Ulusu "kendine özgü anlama gücü ile kendi sorunlarını çözümleme cesaretine ve iradesine" kavuşuyordu.
Erzurum ve Sivas'ta şekillenen, Ankara'da eyleme dönüşen ve 3,5 yıl süren zorlu bir mücadele ile iç ve dış düşmanların yenilgiye uğratılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Cumhuriyet hem bir hükümet şekli hem de bir devlet şeklidir. Hükümet şekli olarak Cumhuriyet; başta devlet başkanı olmak üzere devletin başlıca organlarının seçim ilkesine göre kurulması, veraset ilkesinin geçerli olmaması anlamına gelir. Devlet şekli olarak Cumhuriyet ise; egemenliğin bir kişi veya zümreye değil, toplumun tümüne ait olması prensibine dayanır.
Cumhuriyet; ister seçim ilkesine dayanan bir hükümet sistemi, ister devletin idare şekli olarak düşünülsün, bu aslında doğrudan doğruya egemenlik hakkının kullanılması prensibine dayanır ki bu da "milli irade" anlayışında kendini gösterir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı, bundan 81 yıl önce 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun (Anayasa) bazı maddelerini değiştiren yasayla; "Türkiye Devleti'nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir" ifadesi ile gerçekleşmiştir.
1924 Anayasası ise; "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" diyerek, Cumhuriyetin bir devlet şekli olduğunu kabul eder.
1961 ve 1982 Anayasalarında 1. madde olarak "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" der.
1924 Anayasasının 102., 1961 Anayasasının 9. ve 1982 Anayasasının da 4. maddesi, "Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu" hakkındaki hüküm ile 2. maddede yer alan "Cumhuriyetin nitelikleri" ve 3. maddedeki "Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti" konusundaki hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve bunun teklif dahi edilemeyeceği belirtilerek millet egemenliğinin değişmezliği güvenceye alınmıştır.
Günümüz Türkiye'sinde gittikçe artan ve bilinen çevrelerce desteklenen, "Hakimiyet Allahın'dır" diyerek laik Cumhuriyet değerlerine kafa tutan saldırganların Kuran'daki dayanağını aradığımızda Peygamberin; Allah'ın resulu yani elçisi olduğunu belirten pek çok ayet olmasına karşın, vekili olduğunu belirten hiçbir ayet olmadığı görülmektedir. Allah tarafından Peygambere dahi verilmeyen bir vekalet hakkı nasıl olur da bir kula, Osmanoğullarından bir insana verilmiş olabilirdi. Üstelik Peygamber, kendisinden sonrası için bir vekil tayin etmemiştir. Ayrıca İslamiyette seçimle işbaşına gelmiş olan ilk dört halifeden sonra halifelik müessesesi dinen, hukuken, aklen ve fiilen sona ermiştir.
Hristiyan inanışında Papa, Allah'ın (İsa'nın) vekilidir. Eğer müslümanlar da Peygamberi Tanrı'nın vekili kabul eder ve bir vekilin vekili olabileceğini düşünürlerse o zaman Müslümanlıktan uzaklaşmış olurlar. Çünkü Halifelik bu dört kişiden sonra temel felsefesini kaybetmiştir. Pemgamber de; "Müşavere eden bir kavim, işlerin en doğrusunu başarmış olur" diyerek, kurduğu İslam Devletini kısmen demokratik esaslara oturtmuştur. Padişah/Halife, Peygamber vekili olamazdı. Tanrı adına ulusun egemenlik haklarını kullanması yanlıştı. Bu, bireylerin ve toplumun haklarının gaspedilmesiydi.
Bu nedenlerdir ki yeni Türk Devleti'nin Anayasası'nda "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" denilerek; 1 Kasım 1922 tarihinde, TBMM'nin 1. Dönem 130. Oturumunda kabul edilen bir kanunla Saltanat Hilafetten ayrılmış, Saltanata son verilerek ulusun gaspedilen hakları geri alınmıştır.
3 Mart 1924 tarihinde Hilafet de kaldırılarak, laik bir devlet ve toplum sistemini yaratmanın önündeki en büyük engel de aşılmış oldu. Bu nedenlerdir ki Atatürk'ün ulusumuza kazandırdığı en büyük değer laikliktir. Buna karşılık yıktığı en güçlü müessese de Halifeliktir. Çünkü Saltanat ve Hilafet millet egemenliğinin kullanılmasının önündeki en önemli engeli oluşturmaktaydı.  Böylece laiklik ilkesi ulusal egemenliğin tamamlayıcı bir ögesi olmuştur. Öyle ki, Halifeliğin kaldırılmasıyla; onun temsil ettiği dinsel yapıda devlet otoritesini teşkil eden şeyhülislamlık makamından başlayarak, uzantısını oluşturan şeyhlerin, dervişlerin, seyyitlerin, tekke, zaviye ve tarikatların Osmanlı toplumuna nüfuz etmiş olan yaygın egemenliğine son verilmiştir. Böylece ulusun özgürleşmesi sağlanmıştır.
Ulusal egemenlik; dış görünüşü bakımından özgür ve bağımsız yaşamayı yani dışarıya karşı bağımsızlığı, ulusal birlik ve beraberliği, ülke bütünlüğünü, halkın iradesini ve egemenliğini ifade eder.
Ulusal egemenlik; iç görünüşü bakımından da kendi kendini yönetmeyi, kendine hükümet edecek kurulu seçmeyi, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımlanan hakim otoritenin tek bir kişide değil, milletin bizatihi kendisinde toplanmasını öngörür.
Bu bakımdan ulusal egemenliğin;
" Siyasi bağımsızlıkla elde edilebileceğini
" Hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu
" Demokratik düzen gerektirdiğini
" Tanrısal iradeye değil, milli iradeye dayandığını kabul etmeniz gerekir.
Milli irade, ferdi iradelerin toplamına eşit değildir. Ferdi iradelerin biraraya gelmesinden ve kaynaşmasından meydana gelmiştir.
Bundan 81 yıl önce, 29 Ekim 1923'te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, Büyük Önderimizin ifadesiyle tam bağımsız, millet egemenliğine dayanan milli bir devlettir. Bu durumu şu sözleriyle ortaya koyar; "Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eden Türk Milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek, bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini alır.
Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis Yüce Meclisimizdir."
Bir devletin idare şeklinin cumhuriyet olması, bir veya iki meclisinin bulunması, milli egemenlik için yeterli değildir. Devletin adı cumhuriyet olup da devlet başkanının, vesayet yoluyla iktidara gelmemiş olduğu pek çok devlet vardır. Bu durum, onların milli egemenlik ilkesine dayanan demokratik bir rejime sahip olduğunu göstermez. Oysa Atatürk'ün anlayışı, yalnızca hükümdarlığın reddi anlamına gelen cumhuriyetçilik değil, demokratik Cumhuriyettir.
Egemenlik-Cumhuriyet ilişkisinde prensip; despotizmin yarattığı korku ve monarşinin peşinden koştuğu şeref değil, demokrasinin ve cumhuriyetin ahlaki prensibi olan fazilettir. Bu nedenle Büyük Önderimiz; "Cumhuriyet iradesi faziletli ve namuskar insanlar yetiştirir; sultanlık korkuya, tehdide dayandığı için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir" diyerek onurlu insanların demokratik cumhuriyet ortamında yetişebileceğini vurgulamıştır.
Büyük Önderimiz 27 Ocak 1923 günü İzmir'de; "...Annemin mezarı başında ve Tanrının önünde and içerim ki ulusun bunca kan dökerek elde ettiği milli egemenliğin korunması ve savunulması için gerekirse annemin yanına gitmekte hiçbir zaman duraksama göstermeyeceğim. Milli egemenlik uğruna canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun" diyerek en büyük eserimdir dediği Türkiye Cumhuriyeti için her türlü fedakarlığa katlanmaya da hazır olduğunu belirtmiştir.
Sonuç olarak; Atatürk'ün bütün ilke ve devrimleri ulusal egemenlik kavramının birer kilit noktasını oluşturur. Bu nedenle Atatürk ilke ve devrimlerinin herhangi birinden ödün verenler, ulusal egemenlik haklarımızdan da ödün vermiş olurlar. Bu durum, Atatürk'e ve O'nun devrimlerine karşı duyarsızlık olduğu gibi, Türk Ulusuna ve Devletine karşı da ihanettir.
Hakimiyet Allah'ındır, siyasi hakimiyet milletindir diyen zihniyeti, laik eğitim sistemine karşı cesaretlendirecek ve güçlendirecek yaklaşımlar doğru değildir.
Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, milli egemenlik ilkesi de bu prensibe dayanır.

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok