CUMHURİYETİMİZİN 81 . YILINDA MODERNLEŞME
 Türk Devrimi, bir anlamda "geri teknolojiye sahip" ya da azgelişmiş-geri bıraktırılmış ülke devrimlerine öncü ve örnek bir devrim ise de, Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek yetişme biçimi, gerek okuduğunu ve incelediğini bildiğimiz kitaplar, gerekse sonradan yaptığı uygulamalar, Türk Devrimi'nin büyük ölçüde "ileri teknolojiye sahip" Batı ülkelerinden ve bu ülkeler için geliştirilmiş modellerden etkilendiğini göstermektedir.

 CUMHURİYETİMİZİN 81 . YILINDA MODERNLEŞME

 Türk Devrimi, bir anlamda "geri teknolojiye sahip" ya da azgelişmiş-geri bıraktırılmış ülke devrimlerine öncü ve örnek bir devrim ise de, Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek yetişme biçimi, gerek okuduğunu ve incelediğini bildiğimiz kitaplar, gerekse sonradan yaptığı uygulamalar, Türk Devrimi'nin büyük ölçüde "ileri teknolojiye sahip" Batı ülkelerinden ve bu ülkeler için geliştirilmiş modellerden etkilendiğini göstermektedir.
Türk Devrimini "modernleşme" kuramına göre değerlendiren görüş, Atatürk'ün tam bir "Batılı gelişme çizgisine uygun" devrim yaptığını vurgular. Modernleşme; çağa uygun, çağcıl ya da asrileşme yani çağdaşlaşma anlayışı olarak ifade edilebilir.
 Genellikle Daniel Lerner'in terminolojisi ile vurgulanmış olan "modernleşme" kuramına göre, her toplum, kentleşme ile başlayan bir toplumsal değişme sürecinden geçer. Bu süreç, kentleşmenin, okur-yazarlığı arttırmasıyla sürer. Artan okur-yazarlık ise kitle haberleşme araçlarının daha geniş ve yaygın bir etkisine yol açar. Bunun sonunda ise, halkın, toplumsal, ekonomik ve siyasal tüm olaylara katılımı yükselir. Oysa Atatürk dönemini kapsayan Türk Devrimi'nde kentleşmeden önce okur-yazarlık artışı başlamıştır. Bu, Türk Devrimi'nin bir parçası olan Harf Devrimi'nin sonucudur.
Karl W. Deutsch'un modernleşme konusunda belirlediği ve "toplumsal hareketlilik" ya da "toplumsal seferberlik" dediği olay, yani insanların eski bağlarının zayıflayarak yeni toplumsallaşma ve davranış kalıpları edindiği durumlar, Atatürk dönemi için, tepeden inme ve tam bir devrim niteliğinde söz konusu olmuştur.
 Bunun ardında ne kentleşme, ne de öteki "kendiliğinden" toplumsal süreçler vardır. Yalnızca Atatürk'ün siyasal ve kültürel devrimi ve bu devrimin kendine özgü yönlendirici mekanizmaları ana belirleyici olmuştur.
Batılı bilim adamlarının "modernleşme" kuramına göre yaptıkları değerlendirmelerde, Türk Devrimi'nin "Batılılaşma" özelliği taşıdığı doğru bir saptamadır. Fakat bunun ardındaki süreç ve nedenleri görememişlerdir. Yalnız Lerner, "modernleşmenin temelinde akılcı ve pozitivist bir tutum"un yattığını belirterek, Mustafa Kemal Atatürk eyleminin karşı-dinsel niteliğine işaret edebilmiştir.
Bu konuda çok ilginç bir yargıyı Geoffrey Lewis veriyor. Lewis'e göre, Türkiye henüz Batılılaşamamış, ama modernleşmiştir. Lewis bu yorumuyla, Türkiye'nin biçimsel açıdan önemli değişmeler geçirdiğini fakat Batı uygarlığının temel değerlerini toplum olarak henüz benimseyemediğini belirtmek istiyor.
Bireylerin zihin yapısını değiştirmeden, toplumda hiçbir yenilik yapılamayacağını bilen Atatürk'ün, insan aklını esas alan yeni bir toplum oluşturmayı amaçladığını düşündüğümüzde, halen uyguladığımız stratejinin başarısız olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bu konuda öncelikle bir durum tespiti yapılması gerektiğinden, bunu, Büyük Önderimiz Atatürk'ün sözlerini esas olarak ortaya koymamız yerinde olur. Bunun yanı sıra tarihi olayların da yer, zaman ve oluş koşullarına sadık kalarak yorumlanmasıyla gerçeğin ortaya çıkması olanaklıdır.
1922 Lozan Barış Konferansı'na Türk delegeleri, eşsiz bir Kurtuluş Savaşı kazanmış olan bir ülkenin temsilcileri olarak gittiler. Fakat orada Batılı delegeler, müzakereler açıldığı zaman Türkiye'ye eşitlik hakkı tanımak istemiyorlar, özellikle Türkiye'nin geri kalmış bir ülke olduğu noktası üzerinde duruyorlardı. Kapitülasyonların devam etmesi için Rayn, "Medeni Kanun İslam mevzuatından alınmadır" derken, Gall ise, "Teşkilat-ı Esasiye/Anayasa, kanunların daima fıkıh kurallarına uygun olmasını ister. Muhtelif mahkemelerde bile Mecelle uygulanır" sözleriyle tezlerine gerekçe yaratıyorlardı. Baş delegemiz İsmet Paşa, Türk adliyesini övdüğünde Curzon, "Yazık ki, bütün alemin bildiği üzere mesele sizin söylediğiniz gibi değildir" diyerek bunu istihza ile karşılıyordu.
Aynı tarihte Mustafa Kemal Paşa, milletimize şöyle sesleniyordu; "… Memleket mutlaka asri/çağdaş, medeni ve yenilenmiş olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.İşte o günden beri modernleşme, Türkiye için bir hayat davası, çabalarımızın ana meselesi olmuştur.
Sosyoloji, modernleşme kavramını ileri, geri, medeniyet, tekâmül ve terakki gibi değer yargılarından ayırarak "kültür değişimi" kavramı olarak ele alır ve tanım olarak; "Bir cemiyetin mevcut düzenini, yani topyekûn maddi ve manevi değerlerini bir tipten başka bir tipe dönüştüren süreçtir" der. Yapılan işin özü bunu kapsamaz ise çıkan sonuç ıslahat olur. Islahatta zorlama yoktur. Eski ile yeniyi birlikte yaşatma çabası vardır. Bu durumda eski ile yeninin çatışması önlenemez. Toplumun veya devletin desteğini yanına alan, diğerini yok eder. Nitekim Osmanlı Devleti son 300 yılında bu durumu yaşamış ve modernleşmeyi gerçekleştirememiştir.
Türkiye'nin Batı medeniyetini benimsemeye çalışması toplumsal bir kültür değişimi olayıdır. Fakat bu değişim modernleşme yönünde, yani daha mükemmel, daha ileri kabul edilen bir toplum düzenine geçişin toplumun tüm katmanlarınca benimsenmemesinden dolayı gecikmiştir. Bunun sebebi; bir kısım düşünce önderlerimizin medeniyetin maddi ve teknik unsurlarına sahip olmanın yeterli olacağını kabul etmesidir.
Bu düşüncede olanların gerekçesi: "Bir toplumdaki din, ahlâk ve geleneklerin diğer toplumlarınkinden üstün olduğunu objektif bir ölçüye göre tayin edemezsiniz ama üretim vasıtalarını, teknolojiyi ve yaşam standardını devletin idare ve teşkilâtlanmasındaki üstünlüğünü bir ölçü kullanarak belirleyebilirsiniz. O halde modernleşmenin ana unsuru ölçülebilen teknik değerlerdir. Ve buna sahip olmak yeterlidir yaklaşımı, 81 yıllık Cumhuriyetimize egemen olan bir kültür anlayışı halini almıştır. Avrupa Birliği'ne (AB) girme uğraşı verdiğimiz bugünlerde modernleşme çabalarımızın başarısız olduğunu anladık. Çünkü, 1856 yılında Avrupa'nın dayatması ile kabul ettiğimiz Islahat Fermanı'nın bir benzerinin bugün de AB tarafından istendiğini görüyoruz. İşte o zamandan beri gerçekleştirmeye çalıştığımız modernleşme çabalarımızın buna rağmen sonuç vermediğini ve yine de Avrupa ailesinden olmadığımızı yüzümüze karşı seslendirdikleri gerçeği ile karşı karşıyayız.
Siyasi olaylar ile fikirler arasında daha sıkı bir bağ vardır. Fikirlerle olaylar yer ve zaman ölçüsünde özünü koruyarak değişebilir. Ancak esas olan ideolojilerle, yani uyum içindeki düşünce sistemleri ile siyasi biçimler arasındaki dengedir. Buhranlar bu dengenin bozulmasından doğar. O zaman siyasi müesseselerin içi boşalmış birer kalıp oldukları görülür. Müesseseler ideolojileri korur, sürekli kılar, onları bir sosyal hayat kaidesi yapar. Daha sonra bunları değiştirmek veya terk etmek zor olur. Çünkü devlet, siyasal ve sosyal yapısını siyasi müesseselerin ideolojik içerikleri üzerine inşa eder. Devletin maddi ve manevi temelleri ortaya çıkar. Böylece devlet ile ideoloji bütünleşir. Sonunda devletin varlığı ve sürekliliği buna bağımlı duruma gelir. Osmanlı Devleti bu sosyolojik gerçeği yaşamış, din eksenli düşünce sistemini aşarak modernleşmeyi gerçekleştirememişti.
Ancak Atatürk, bu gerçeği bildiği için Cumhuriyetin ilanından sonra ilk ve önemli devrim olarak, modernleşmenin önündeki en büyük engel olan Halifeliği kaldırmıştır. İnsan düşüncesi üzerindeki dinsel/skolastik baskıya son vererek, çağdaş yurttaşlığa giden özgür düşüncenin yolunu açmıştır. Böylece insanın toplum ve kainatla ilişkilerinde akli düşünceyi egemen kılarak, Türk insanının hayat görüşü ve davranışında kadercilikten kurtulmasını sağlamıştır.Atatürk bunu yaparken,kendi fikirlerinin birer ideoloji haline getirilerek, dogmatik kalıplar içerisine oturtulmasına mani olmayı' da düşünmüştür.Bir anlamda Türk Ulusuna vasiyet olarak, "..Ben manevi miras olarak hiçbir ayet,hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum.Benim manevi mirasım ilim ve akıldır...Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, benim mirasçılarım olurlar" diyerek İlkelerini bilim ve aklın rehberliğinde düşünmemizi istemiştir.
İşte bundan dolayıdır ki,Atatürk'ün modernleşme fikri, yalnız maddi ve teknik unsurlarla değil,Türk Milletinin yaşayışında ve hayat felsefesinde top yekûn değişikliği, zihniyet değişikliğini aklın ve bilimin rehberliğinde  olmasını öngörür.
Atatürk'ün gözlemlerine göre; "Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde bir mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir" sözleriyle her şeyin ilme dayandığını kabul ederek, rasyonel düşünmenin verilerinin bilimsel olmasını öngörmüştür.
22 Ekim 1922 tarihinde Bursa'da, İstanbul'dan gelen öğretmenlere yaptığı konuşmasına Atatürk;
"…Yurdumuzun en bakımlı, en şirin, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı dize getiren başarının sırrı nedir, biliyor musunuz? Orduların yönetilmesinde bilim ve fen ilkelerini önder etmemizdedir" sözleriyle başlayıp arkasından şunları ekliyordu:
"…Bugün eriştiğimiz nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Kurtuluş cemiyetteki hastalığı ortaya çıkarmakla ve iyileştirmekle elde edilir. Fikirler manasız ve mantıksız safsatalarla dolu olursa o fikirler hastadır. Ayni şekilde toplumsal hayat akıl ve mantıktan uzak, zararlı birtakım inanış ve geleneklerle dolu ise, cemiyet felce uğrar…"
Gaye Türk toplumunu, akıl, mantık ve çağdaş bilimin önderliğinde maddi ve manevi değerleriyle modern bir yapıya dönüştürmektir. Bu düşüncesini; 1924 tarihinde Büyük Zafer'in ikinci yıldönümünde Dumlupınar'da yaptığı konuşmasında şöyle dile getirir;
"…Milletimizin amacı, milletimizin ideali tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır… Dünyada her milletin varlığı, hür ve bağımsız yaşama hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle orantılıdır. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamak için şarttır. Bu yol üzerinde duranlar veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliğinde ve gafletinde bulunanlar medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar…
Medeniyet yolunda başarı, yenilikleri kavrayıp uygulamaya yenileşmeye bağlıdır. Toplum yaşayışında, bilim ve teknoloji alanında başarılı olmak için tek ilerleme ve gelişme yolu budur.
Hayata hakim olan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi zorunludur. Medeniyetin yeni buluşları, teknolojinin harikaları dünyayı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir dönemde, yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe saplanmakla varlığımızı korumak mümkün değildir."
Yine Atatürk 15 Şubat 1924 İzmir, Harp Oyunu açış konuşmasında;
"Milletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme yeteneğine güvenerek milletin azminden asla şüphe etmeyerek cumhuriyetin bütün gereklerini yapacağız. B34unların tamamını inceleme ile azim ve iman ile, millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birer birer halledip sonuçlandıracağız" derken modernleşme konusunda ne kadar kararlı olduğunu da ortaya koyuyordu.
1925'de diyordu ki; "…Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve yaşantısıyla göstermek mecburiyetindedir… Aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir."
1927'de de; "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün mana ve görüntüsüyle medeni bir toplum haline getirmektir. İnkılabımızın asıl gayesi budur. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak bu, zihniyetimizdeki değişimlerdendir. Artık duramayız. Mutlaka ileri gideceğiz" demiştir.
Modernleşme, Atatürk tarafından asrileşme, muasır medeniyet seviyesine erişme veya garplılaşma terimleriyle ifade olunmuştur. Atatürk'e göre; çağdaş uygarlık hiçbir ülkenin veya ülkeler topluluğunun hiçbir coğrafi bölgenin malı olarak görülmez, insanlığın ortak değeri olarak kabul edilir. Atatürk; "Memleketler muhtelif, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu gaye ile medeniyete iştirak etmesi lazımdır" der.
Şüphesiz modernleşme denince çoğunluğumuz haklı olarak Batılılaşma olarak düşünürüz. Bugün birçok millet, örneğin Araplar, modernleşmek istediklerini, fakat Batılılaşmak istemediklerini ilan etmektedirler. Bu fikirde olanlar Batı kültürünün mayasında tarihi Hristiyan kültürünü bulurlar ve ondan, insani ve akli olan bilimi ve teknolojiyi ayırt etmek isterler. Ziya Gökalp, Namık Kemal de bu fikri taşıyanlardandı.
Şu halde Batı medeniyeti gerçekte nedir?
Modern Avrupa, Rönesans ve Reform'dan doğmuştur. Bu hareketlerde hümanist düşüncenin gelişmesi, laik değerlerin güçlenmesi, ferdiyetin geleneklere isyanı, ferdin duyma, düşünme, tapma ve yaratma çabalarında otoritelerden kurtularak serbest gelişme iradesini kazanmasıdır.
Batı kültürünü Doğu kültüründen ayıran başlıca özellik, Batılı insanın kainata objektif bir gözle bakabilmesidir. Olayları objektif bir şekilde müşahade ile rasyonel bir sisteme bağlama yeteneğidir. Doğmatik fikir ve kuralları sorgulamasıdır.
Doğu kültüründe ise; bu mistik, majik, ilahi bir sebebe bağlanır. Bireyin, hayatını ve faaliyetlerini yakından kontrol eden ve düzenleyen tabiatüstü kuvvetlere bırakır. Sosyal faaliyetlerini mistik kaynaktan beslenen bir hukuka dayandıran sathi bir düşünce ve anlayışa dayanır. Çözüm bulamadığı olayları Tanrıya ve kadere bırakır. Pamukova tren kazasını takdiri ilahinin bir tecellisine dayandırmak gibi.
Batı medeniyeti insan merkezli, geçmişe değil geleceğe dönük, daima yenileşme ve değişmeye yönelik olduğu için birdir. Avrupa Türkiye'nin, devlet ve toplum hayatında, dünyevi yaşantısında mistik ve ilahi temele dayanan her türlü müessesenin hakimiyetine son vermedikçe modernleşmesinin mümkün olamayacağına inanır. Bu nedenle devlet ve toplum hayatında laik düşüncenin gelişmesine atfedilen önem, bu ihtiyaçtan doğmaktadır.
Atatürk daha 1923'te Türkiye'nin modernleşmesi için refah/gönenç devleti hedefini göstermiştir. Zenginliği de fert için düşünür. Aynı tarihte İzmir'de toplanmış olan İktisat Kongresi'nde;
"…Bence halk devri, ikdisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir ikdisat devri ki, onda memeleketimiz mamur olsun. Milletimiz müreffeh olsun ve zengin olsun… Fakirliği fazilet bilme felsefesine de iktisat devri son versin" der.
1937'de daha açık bir şekilde; "Büyük davamız en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir… Bu teşebbüste başarı ancak töreli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla olur… Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız" derken, ekonomik güçten yoksun insanın özgür olamayacağını çok iyi biliyordu. Bunu slogan haline gelmiş akılda kalacak iki sözcükle ifade edebiliriz; insanın kültürden yoksun olanında cehalet, iktisattan yoksun olanında da sefalet olur. Bunun her ikisinden yoksun olunması da insanlık ve ulus için felaket olur.
Türkiye'de rasyonel devlet, Batıdakinden farklı bir şekilde ortaya çıkmış ve tamamiyle uygulanamamıştır. Modernleşme, Batıda uzun bir tekamül sonucunda aşağıdan, kitlelerin geleneksel cemiyeti değiştirmesi şeklinde olmuştur.
Türkiye'de ise; devletin ve aydın bir zümrenin devrim hareketi olarak yukarıdan gelmiştir. Bu da modernleşmeye karşı bir direnme yaratmış, çok partili siyasi iktidar mücadelesi devrinde de siyasetçiler bu durumdan yararlanmayı tercih etmişlerdir. Gerçekleşen devrimlerden geri adım atarak, tavizler vererek, gelenekçiliği teşvik ederek kitlelerin oylarını sağlamışlardır.
Bu sene 17 Aralık 2004'te ülkemizin Avrupa Birliği'ne girişi ile ilgili resmen özlü müzakerelere başlamak için bir tarih alınacaktır. Avrupa Birliği bizim için bir amaç değil, modernleşme amacımızın bir aracıdır. Bizi bu hedefe götürecek yöntemlerden birisidir.
Bu tarih bizim en az 15-20 sene sonra bir değişiklik olmadığı takdirde Avrupa Birliği içinde bulunacağımız zamanı belirleyecektir. Bunun anlamı, 81 yıllık Cumhuriyet tarihimizde ilk defa 15-20 yıl sonra nerede olabileceğimiz hususunda hedefimizi ciddi şekilde tayin etmiş olacağız.
Cumhuriyetin Çağdaşlaşma Modernleşme Stratejisi
Atatürk'ün çağdaşlaşma konusundaki fikirlerini pek çok konuşmasında görürüz. Cumhuriyetin Onuncu Yılında söylediği gibi, "Az zamanda çok ve daha büyük işler yaptık" diye sevinsek bile, hemen bu cümlenin ardından Büyük Önderin söylediği şu sözlerde;
"...Fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en medeni ülkeleri seviyesine çıkaracağız. Milli kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracağız… Türk Milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale müsbet ilimdir" der.
Yeni Türkiye Devleti'nin çağdaşlaşma stratejisinin dayanağı müsbet ilimdir. Bir model ülke, bölge değil müsbet ilim olması gerektiğini ifade etmiştir. Sonraki kuşaklar eski Osmanlıdan intikal eden taklitçi zihniyetin bir sonucu olarak modernleşmenin bir kültür değişimi olduğunu kavrayamamışlardır. Atatürk'ün bu konudaki duygularını daha iyi kavramak için O'nun kültür devrimini anlamamız gereklidir.
Kültür devrimi; ülkenin toplumsal ve siyasal bünyesinde derin, büyük bir değişiklik eylemidir: Amacı; ülkenin "muasır medeniyet"e ulaşmasını ya da "asrileşmesini" sağlamasıdır. Tabii burada "muasır medeniyet" sözcüğü ile Atatürk'ün, Batıyı yani Avrupa'yı kastettiğini haklı olarak ileri sürebilirler. Bu doğrudur da. Ancak, Atatürk gibi konuşma yeteneğinde usta bir liderin neden doğrudan doğruya Batıyı, Avrupa'yı ulaşılacak hedef olarak göstermeyip, yoruma açık bir cümle yapısını tercih ettiğini düşünmemiz lazımdır.
Model alınacak ve Atatürk'ün Türk toplumuna hedef gösterdiği Avrupa, Atatürk'ün sağlığında bilinen Avrupa olamazdı. Çünkü, Atatürk'ün ölümüne kadar geçen süre içerisindeki Avrupa'yı düşünürsek; İtalya'da faşizmi Almanya'da, nasyonel sosyalızmi, Fransa'da yozlaşmış ve değerlerini yitirmiş bir Fransız toplumunu nasıl olur da Atatürk, Türk toplumuna ulaşılacak muasır medeniyetin modeli olarak hedef gösterebilirdi?
Avrupa bugün sahip olduğu değerlere, İkinci Dünya Harbi gibi 55 milyon insanın ölümü, birçok cinayet ve cinnetlerden geçtikten sonra elde ettiği kazanımları, ABD'nin yardımlarıyla yeniden tanımlayarak ve şekillendirerek ulaşmıştır.
Atatürk yalnız bir kez o da Cumhuriyetin ilan günü olan 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar ve düşünürü Maurice Pernot ile yaptığı mülakatta; Pernot'un, Mustafa Kemal Paşa'nın yıllarca savaştığı Avrupa ülkeleri hakkındaki düşüncelerini öğrenmek maksadıyla ve özel olarak hazırladığı sorularına verdiği cevaplardan sadece birisinde, "Asrileşme" ve "Muasır medeniyet"  ile "Batı medeniyeti" özdeş olarak kullanmıştır. Ve şöyle demiştir;
"…Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü, Batı'ya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur olarak; kendisini Avrupa milletlerine bağlayan ilişkileri kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi; bunu tekrar etmeyeceğiz."
Ayrıca "…Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye'de asri, binaenaleyh garbi bir hükümet meydana getirmektir. Medeniyete gitmek arzu edip de Garba (Batı'ya) teveccüh (yönelmek) etmemiş millet hangisidir? …Vücutlarımız Şarkta ise de fikirlerimiz Garba doğru müteveccih kalmıştır."
Büyük Önderin Fransız yazar Pernot ile yapmış olduğu yukarıda özetlenen söyleşiden önce ve sonra da, aramızdan ayrıldığı güne kadar (1919-1938) 19 yıl, 5 ay ve 20 gün devam eden yaşamında, verdiği nutuklarda, yaptığı konuşmalarında ve sohbetlerini, yazdırdığı genelgelerini ve çektiği telgraflarını incelediğimizde aynı görüşü taşıdığını görmekteyiz ki bunlar;
Büyük Nutuk- Dört Cilt-1952, 1954, 1959 Baskıları-1280 sayfa,
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri-4 Cilt- 1961, 1964 baskıları 1459 sayfa,
Sofya'da ateşe iken kaleme aldığı "Zabitan ve Kumandan ile Hasbihal" kitapçığı 31 sayfa,
Askerliğe dair dördü telif, ikisi çeviri olmak üzere altı kitabı,
Doğrudan doğruya kendisinin yazdığı, fakat Afet İnan'ın adıyla yayınlattığı "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" kitabı dahil
Toplam 3270 sayfa tutan yazıları, sabırla ve dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, hiçbirisinde ve hiçbir satırında "Batı'yı ya da Batı uygarlığını ulaşılması gerekli bir ulusal hedef olarak" göstermemiştir.
Devrimlerinde Batılı ülkelerin kimi kanunlarından yararlanmakla beraber aslında Cumhuriyetin "Onuncu Yıl Nutku"nda da belittiği gibi hayatı boyunca, ya büyük bir iman ve inançla "Muasır Medeniyet" diye haykırmış ya da bu konudaki özlemini "Asrileşme" kelimesi ile dile getirmiştir.
"Muasır Medeniyet" veya "Uygarlık" Ne Demektir?
Uygarlık denince akla; kültür gelir, etik değerler gelir, ideoloji gelir. Burada ideoloji, uyum içerisindeki düşünceler sistemi demektir.
Avrupa uygarlığı  bazılarına göre; manevi cephesi Hıristiyanlık, maddi cephesi bilim ve teknik olarak kabul edilir. Bazılarına göre de; Avrupa'yı Avrupa yapan, toplumsal ve ahlaki değerlerin insancıl ve akılcı ilkeler olduğunu, bu ilkelerin kaynağının da eski Yunan ve Roma kültür ve değerlerinden beslendiğini belirtirler.
Bu iki Avrupa uygarlığı tanımından hangisini kabul edersek edelim kendi kültür ve medeniyetimizi terk edip yeni bir kültür ve medeniyet alanı olan Avrupa kültür ve medeniyetine geçecek miyiz? Yoksa Osmanlı Devletinin yaptığı gibi, eski ile yeniyi bir arada yaşatma gayretine   devam edilecek mi.?
 Bu sorunun cevabı evet ise bizim modernleşmemiz batılılar tarafından hep noksan görülecektir. Günümüzde yaşadığımız sosyal çatışma devam edecektir.Gerçek olan budur.Yazıma;Büyük önderimizin; "Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikrimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu kafidir" derken gerçekçiliği, aklın ve mantığın esas olduğunu vurgulamıştır.
Atatürk'ün "En büyük eserimdir" dediği; halkçılık esasına dayanan demokrasinin milliyetçilik kavramı ile birleştirilmesinden ve laiklik harcı ile örülmesinden meydana gelen Cumhuriyetimizin 81. yılı kutladık,bizlere bu eseri bırakan Ulu önderimizin ebediyete intikal edişinin 66 ncı yılında onun izinde, onun gösterdiği yolda modern bir Türkiye yaratma çabalarımız artan bir oranda sürecektir. Büyük önderimiz, ruhunun şad olsun. 29 Ekim 2004

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok