17 ARALIK 2004 ÖNCESİNDE TÜRKİYENİN SORUNLARI

1.GENEL:

   Bugün devlet yönetiminde iki temel ZAFİYETİMİZ  vardır. Bunlardan birisi İNANDIRICILIK, diğeri de CAYDIRICILIK tır. Bu iki konuda  devletimizin ciddiye alınmadığı,  POLİTİKANIN GÜCÜNÜ takviye eden bu iki değer konusunda Türkiye’nin çok örselendiği, itibar kaybına uğradığı ve devlet saygınlığının fazlasıyla erozyona uğradığı sonucu çıkıyor.

 1.GENEL:

   Bugün devlet yönetiminde iki temel ZAFİYETİMİZ  vardır. Bunlardan birisi İNANDIRICILIK, diğeri de CAYDIRICILIK tır.

POLİTİKANIN GÜCÜNÜ takviye eden bu iki değer konusunda Türkiye’nin çok örselendiği, itibar kaybına uğradığı ve devlet saygınlığının fazlasıyla erozyona uğradığı sonucu çıkıyor.

Bunun da sorumlusu şüphesiz devlet yönetimine talip olmuş olan kişi ve partilerdir.Bunların  başında ANAYASAMIZIN ikinci bölümünde yetki ve sorumlulukları belirlenmiş olan  Yürütme erki ve 109-112 inci  maddede belirtilen hükümettir.Hükümetin sebep olduğu yanlışlık, aşağıdaki  üç temel konuda olduğunu görüyoruz.Bunlar;

a.Kıbrıs politikasının yanlış uygulanması

 b.Irak politikasının yanlışlığı

 c.Avrupa Birliği tutkumuz dur.

2.KIBRIS POLİTİKASININ YANLIŞ UYGULAMASI:

Türkiye Devletinin; uzun zamandır uyguladığı  Kıbrıs politikası, bazılarının zannettiği gibi “ Çözümsüzlük- Çözümdür.” diyen bir devlet politikası olmamıştır.Çünkü;  KKTC’nin başka ülkeler tarafından tanınmayacağı, ambargoya tabi olacağı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde  alınan  541 ve 550 sayılı kararları ile tüm ülkelerin Kıbrıs konusundaki politikalarına ipotek konmuştur. Bir anlamda ülkelerin eli kolu bağlanmıştır.Durum böyle iken; Türk devletinin Kıbrıs politikası; açık kaynaklara intikal eden bilgilerle, göre;"T.C. Devletinin  Kıbrıs politikası: Coğrafi esasa dayanan  İki bölgeli iki toplumlu federal bir Kıbrıs devleti “ esas alınmıştır.

    Bu devlet üzerinde, Türkiye Cumhuriyetinin, 1959 ve 1960 Londra ve Zürih antlaşmalarıyla “Türkiye nin sahip olduğu garantörlük haklarının korunması,

  Türkiye ile Yunanistan ın katılmadığı  herhangi bir uluslar arası ittifaka,  Kıbrıs Cumhuriyetinin katılamayacağı” kuralının geçerliliğinin korunmasıdır.

Yukarıda  ifade edilen  ve Ülkemizin resmi Anayasal organlarında görüşülerek  oluşturulan  “Kıbrıs politikasından” bizi   uzaklaştırmak için, “çözümsüzlük çözümdür” özdeyişi,  bize atfedilerek, Güney Kıbrıs-Yunanistan ikilisinin formüle ettiği ve buna ABD ile İngilterenin de destek verdiği,  Kıbrıs konusunda  uygulanan psikolojik savaşın “ Ana teması” dır.

Bu da başarıyla uygulanmıştır. Buna Türk basını ile pek çok köşe yazarı ve sivil toplum önderleri de alet edilmiştir.

Çünkü; bunun maddi olarak desteklenmesi, Avrupa Birliğinin Türkiye temsilciliği  üstlenmiştir. Üzülerek ifade etmek gerekirse, hükümetimiz de bu oyuna gelmiş ve  resmi Kıbrıs politikasını terk etmişti. Hükümetin yaptığı yanlışlık, resmi devlet politikasını, devletin ilgili kurumlarında tartışıp  görüşmeden, İsviçre de ve ABD de değiştirmesi ve bunun  uygulamasıdır.

a.Milli Politikayı/Milli Siyaseti kim tespit eder?

   Milli politikayı tespit edecek sorumlu kurumu belirlemeden önce, Devletin uzun vadede bekası ve milletin refahını sağlamak için ulaşılması gerekli olan milli menfaatler belirlenir.

Milli menfaatlerin ışığı altında, milli hedef ve milli siyasetler tespit edilir ve geliştirilir. Bunlar, Milli Güvenlik Kurulunda görüşülerek “Milli Güvenlik   siyaset belgesi” ile resmileştirilir.

Dolayısıyla, belirlenecek olan Milli politika/ Milli siyaset, Milli Hedeflerin elde edilmesi için uygulanacak genel hareket tarzları olarak hükümetler tarafından belirlenir.

Ancak; bunun Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ile çerçevesi belirlenmiş ilkeler içinde olması gereklidir.Aksi takdirde, devletin gelecekte yaşayabileceği Beka ve Refah konusunda ki sorunlarda, 5 yıllık bir süre için iktidar olmuş bir Hükümetin uzun vadede ülkenin geleceğini ipotek altına alması ve sorun yaratacak pürüzler oluşturmaya hakkı yoktur. Bu nedenle, Milli politikanın hükümet tarafından müşterek ve koordineli olarak belirlenmesi gereklidir.İşte  2003 yılından başlamak üzere 24 Nisan 2004 de  yapılan Annan planı referandum  sonucuna kadar bu yanlışlık sürdürülmüştür.

Bunda hükümetin yaklaşımı; ” Milli iradeyi seçim kazanmış  partim  ve bu partinin onayladığı Hükümetim, dolayısıyla  ben  temsil ediyorum. O halde milli politikayı da ben tespit ederim”  anlayışıdır.

Kıbrıs’ta 24 Nisan 2004  halk oylaması ile çıkan sonuç, T.C. nin gelecekteki Kıbrıs politikalarını sıkıntıya sokacaktır. KKTC nin  üçüncü ülkeler tarafından tanınması şansını da bu referandum ile kaybetmiş  oluyoruz. Böylece uzun zamandır kazanmaya çalıştığımız ve belirli bir noktaya getirdiğimiz KKTC nin bağımsızlık şansını da yitirdik. Bunun yanında garantörlük dahil  daha pek çok haklarımızın kaybolması tehlikesini yaratmıştır.

Bu yanlış politika; Kıbrıs  konusundaki kayıplarımıza ilaveten tutarlı ve inandırıcılığımıza  da gölge düşürmüştür. Halen uluslar arası ortamda Türkiye, ciddi devlet politikası olmayan, şahsa göre değişebilen politikalar uygulayan bir devlet olarak görülmektedir.

3.IRAK POLİTİKAMIZDAKİ HATALAR:

   Irak konusunda Devletimizin Güvenlik ve Bekasına etki edecek  birtakım endişelerimiz vardı. Bunları kırmızı çizgilerimiz olarak dünya kamu oyuna deklare ettik. Kırmızı çizgi dediğimiz hususlar aslında, Irak konusunda daha geri adım atamayacağımız kararlarımızdı.Bunlar;

a.Irak’ın toprak bütünlüğünü muhafaza ve   parçalanmaya izin verilmeyeceği,

b.Irak’ın kuzeyinde  sözde bir “Kürt” devletinin kurulması, Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Bu  bizim için bir savaş  sebebidir dedik ve Dünya kamu oyuna bunu deklare ettik.

c.Irak’ da Türkiye aleyhine faaliyet gösterecek bölücü örgütlerin üstlenmesine ve ülkeye sızmasına, sınır güvenliğini  bozmasına izin vermeyeceğiz dedik fakat bölücü örgüt Irak’ daki üslerinden ülkemize sızmaya ve güvenliği bozmaya devam ediyor.

d.Irak’ın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının topyekün Irak halkının tasarrufunda olacağını,

e. Kerkük ve Musul şehirlerinin statüsünde değişiklik kabul edilmeyeceğini,

f.Irak’ da yaşayan Türkmenlerin yaşam güvencelerinin uluslar arası hukuk ve insani değerler çerçevesinde  takipçisi olacağımızı, ifade ettik.

Bu beyanlarımız dan; Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ilkesine aykırı bir şekilde, Irak’ın kuzeyindeki oluşuma mani olamadığımız ortaya çıktı. Bu da bizim yasak savma, söylemiş olmak için söylemiş  gibi bir duruma düşürdü.

ABD nin Irak işgaline mani olabileceğimizi  düşünerek, Riyad’ ta Irak’a komşu ülkeler toplantısına öncülük yaptık. ABD politikasını frenlenebileceği faraziyesi ile öncülük ettiğimiz çalışmalardan bir sonuç çıkmadı. Üstelik  bunu arkasından ABD nin başarılı olması için duacı olduğumuzu söylemekten de çekinmedik.Bütün bu çelişkiler ve dış politikadaki tutarsızlıklar, Ülkemize çok itibar kaybettirdi.

Tahranda; “bölge ülkelerinin kendilerine çekidüzen verme zamanının geldiğini” söyledik.   

ABD  nin sözcülüğünü yaptık. Emperyal ülkelerin  Bölgeye yönelik politikalarının adeta  haklılığını biz ilan etmiş olduk. Böylece bölge  ülkeleri  bizim  ne yapmak istediğimizi  anlamadılar ve bize olan güvenleri sarsıldı.

6 Aralık 2003 de  Sözde “Büyük Ortadoğu Projesine destek verme anlamına gelen davranışlar sergiledik.Toplantılarına katıldık.Suça ortak olduk.Halen ölen masum insanların durumu ile ilgili çıkışlarımız karşısında, ABD ne demek istediğimizi sorduğunda hemen geri adım atıyoruz.

Askerlerimizin başına çuval geçirildi. ABD Savunma bakanı yardımcısı, ülkemizi aşağılayan ve bize neler yapmamız gerektiğini dikte ettirircesine bazı haddini bilmez gazetecilerimizde kullanılarak “ bizden alenen özür dilememiz” istendi.Bütün bunları sineye çektik.Bu ve bunun gibi daha pek çok konuda bizi rencide eden olaylar karşısında ciddi bir devletten beklenen tepkiler gösterilmiyor.Sürekli taviz veriyoruz.

ABD nin atadığı mevcut Irak Cumhurbaşkanı Gazi El Yaver ve başbakan ALLAVİ hükümetini meşrulaştırmak  için vakit geçirmeden özel uçak göndermek suretiyle ANKARA ya getirdik. Meşru olmayan bir Irak Cumhurbaşkanını, Cumhurbaşkanımıza muhatap ettik.

Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığı ve geleceğe yönelik seçeneklerimizde oynayacağı üstün rolü kendi hatamızla ortadan kaldırdık. Bizim ülkemizde; ABD tarafından  atanmış   bir Cumhurbaşkanı bize “ İç işlerimize  karışmayın” diye hukuk dersi vermesini sineye çektik.

Kasım 2004 de Şarm El Şeyh de, ABD  nin işgalini meşrulaştırdık. ABD tarafından atanmış işbirlikçi Irak hükümetinin otoritesini pekiştirdik.

30 Kasım 2004 de TAHRAN da Irak’a komşu ülkeler içişleri bakanları toplantısında, Irak’ın hudut güvenliği konusundaki mazeretlerini not ettik.Bütün bunlar hükümetin tutarsız ve basiretsizliğinden kaynaklandığı biliyoruz.Milletimiz Bu kadar aşağılanmayı hak etmiyor.

4.İSRAİL POLİTİKAMIZDAKİ TUTARSIZLIKLAR:

   İsrail politikamız da çok istikrarsız  ve haklı olduğumuz pek çok konuda üzerimize gelindiğinde hemen geri adım atıyoruz. Başbakanın sert söylemleri “ İsrail’in  devlet terörü yaptığı” doğru ise gereğini yapmamız gerekirdi. İsrail’ in Filistin de yaptığı devlet terörü değilse böyle Türk iç politikasına dönük aldatmaca ve ilişkilerimizi bozacak sözlerden sakınmamız gerekirdi. Başbakanın sözlerine karşılık İsrail resmen ne demek istediğimizi sorduğunda “ biz İsrail ile dostuz. Dostlar birbirlerine böyle şeyler söyler” söylemi devlet ilişkilerinde gayri ciddidir. Dış politikadaki yanlışımızı  “dost acı söyler” sözlerinin arkasına sığınmak da ayrı bir hatadır. Devletler arasında dostluk yoktur çıkar birliği vardır.İlişkiler dostluk düşmanlık üzerine değil  çıkarlar üzerine bina edilir.

İsrail başbakanını ve  dışişleri bakanını kabul etmeyen başbakanımız, hemen ilişkiler bozulmasın diye İsrail e 5 kişilik özel bir heyet göndererek yaptığımız işin hesabını veriyoruz. Bunlar devlet ciddiyetinde olmayan işlerdir.

5.AVRUPA BİRLİĞİ İLE OLAN İLİŞKİLERİMİZDEKİ HATALAR:

   Her şeye rağmen Türkiye’nin AB ne üye olma tutkusu, bizi AB ülkeleri karşısında alternatifsiz duruma düşürüyor.Türkiye AB ni taşıyabilecek mi? Türkiye bu durum karşısında  bu istekler karşısında parçalanmayı önleyebilecek mi? Çok zikzaklar çizdiğimizi kabul etmeliyiz.Bu makaleyi yazdığım zaman durum söyle idi; 

  17 Aralık 2004 günü bize müzakere tarihi vereceklermiş (!) ama üyelik müzakeresinin ne zaman başlayacağı belli değilmiş. Üyelik ise en erken 10 yıl sonra!

İmtiyazlı ortaklık, tarama süreci vesaire gibi Türkiye’yi dışlamak için üretilen formüller ortalıkta dolanıyor. Türklerin Avrupa’ya gitmeleri tümüyle ve sonsuza kadar kısıtlı olacak. Yani hiçbir Türk vatandaşı, üye olmayı başarsak bile AB ülkelerine elini kolunu sallaya sallaya gidemeyecek. Bugünkü
düzen ve vize uygulamaları aynen sürecek. Bu aşağılanmayı en baştan kabul ediyoruz...Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Resmi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamız  konusunda istekler var.

Bütün bunlar karşısında Türkiye çaresiz mi?Bana göre değil. Aslada olamaz.

Türkiye’nin sorunu; İnandırıcılık, caydırıcılık,Ortadoğu politikamızın takviye edilmesidir.

Türkiye Irak politikasını 3-4 bin kamyon şoförünün yürüttüğü ticarete bağımlı hale gelmiştir.

Türkiye İsrail kartını iyi kullanmalıdır.

ABD  ile stratejik ortaklığımız yoktur.Stratejik ortaklık denince; hedeflerde ortaklık olmalıdır.Önceliklerde ortaklık olmalıdır.ABD ile bu konularda özellikle Ortadoğu konusunda bir müşterekliğimiz yoktur.Ortadoğu politikamız sürekli ABD ile kesişme durumundadır.Türkiye özellikle Ortadoğu konusunda sürekli ayak sürümektedir.Günümüzde sürat unsuru  önem kazanmıştır.Türkiye süratli karar verip süratle uygulamalıdır.Başladığı işlerin inisiyatifini ya  ABD ne kaptırıyor veya Mısıra, kendi başladığımız ve  sonuçlandırdığımız  uluslar arası bir  karar yok.

Böyle bir ülke saygınlık, caydırıcılık,inandırıcılık konusunda iddialı olabilir mi?

Hak ve çıkarlarını koruyabilirmi?

 




 

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok