TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANINA ATILAN YUMURTA DEĞİL,
 Sayın başbakan’a, 12 Nisan 2005 günü Norveç’te atılan yumurta, Bundan seksen yıl önce Bu günkü Bingölün Genç kazasında, 16 Şubat 1925 yılında başlayan “şeyh said” isyanı ile “CUMHURİYETE”  kurşun olarak atılmıştı.

            O zaman Türkiye Cumhuriyetine savaş açan asilerin torunları bu gün Türkiye Cumhuriyetinin içinde ve dışında, kümelenip onu kuşatma altına almışlardır.

Sayın Başbakanımızın yumurta saldırısındaki görüntüsü, daha önceden televizyonlardan alışkın olduğumuz, cesur ve kendisinden sonderece emin ”karizmatik lider” görüntüsü yok olmuş, yerine şaşkın ve çevresinin yardım ve desteğini bekleyen çaresiz bir insan  görüntüsü vermiştir.

İhanet odaklarının içeriden ve dışarıdan,  planlanıp her fırsatta uygulamaya konan bu oyunlara sayın başbakanın alışması gerekir. Bu durumlar, biz Türk vatandaşlarını sonderece üzen ve bunu kabullenmek  için sayın başbakan kadar “hoşgörülü” olmamız mümkün değil.Ama neyapalım?

 Sözde “aydın” OLDUKLARINI İDDİA EDEN VE sn.başbakana yol gösteren,  Türkiyenin çok bilmişleri, bu olup bitenlerden çok mutlu olmuşlardır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanın bizzat şahsına ve ülkesine yapılan bu saldırı ile ulusumuza bir  ders verilmiştir. Bu büyük ümitler bağladığımız AB nin şartıdır. Çünkü uzun zamandır "aydınları" da ifade ettiği gibi bunun adı  “özgürlük” dür. Bu özgürlük için, ülkemizin  değerleri tahrip edilebilir.kişiliğimize saldırılardada yapılabilir. Buna da tahdit getirilemez, bunu da  diğer saldırılarda olduğu gibi sineye çekeriz. Elden ne gelir. Ülkenin önderleri öyle uygun görüyor. AB nin şartları böyle.  Bu bireysel haklardır.Bunlar kültürel haklardır, bunlar Türkiyede adına yapılıp tarafımızdan da hoşgörüyle karşılanmasını istedikleri sözde  masumane istekler olduğunu anlayalım artık.

Terör ile mücadele eden isimsiz kahramanlar, her zaman cesur ve metaneti korumuşlardır, ama şimdi AB idealleri için psikolojik baskı altına alınan yurttaşlarımızın vatan sevgisi, bayrak sevgisi, bölücü ve “kürt milliyetçileri” karşınında gördüğü duyarsızlıklara karşı kendilerinin  geliştirmeye başladığı savunma stratejisi  ile ülkenin değişik köşelerinde artan “toplumsal basınçın”bazılarında  korku yarattı.Bu basıncı düşürmediğimiz takdirde nasıl tehdit edildiğimizin atılan yumurtalarla ikazı veriliyor.Resti görelim herkes eteğindeki taşı yeni AB şemsiyesi altında birkere daha döksün bakalım kim ne kazanacak?  meydana gelecek patlamadan kimler kazançlı çıkar bilemiyorum ama ülkemiz yine zararlı çıkacaktır.

Bunları kimlermi yapıyor? Sizi yurt dışında kimlermi küçük düşürmeye çalışıyor? Bunu en yakınınızdakilerden bazılarına sorun ki onların yüzü kızarsın. Ben bu konuyu şöyle biliyorum, Kültür Bakanlığı tarafından basılan, “Geçmişten Günümüze Bingöl ve Doğu Ayaklanmaları” isimli kitabımda da  detaylı olarak ve belgeleriyle  inceleyerek şu sonuca vardım;

“Kürdistan İşçi Partisi (PKK)” ile, 1981 yılında; Suriye’de kurulan “Haybun” teşkilatı aralarında yaptıkları protokol ile Ermeni – Kürt işbirliğini sağladılar. Çünkü; verip kurtulmaya çalıştığımız  Kıbrısta, 1974 de başarılı bir askeri harekatın başarısız duruma düşürülmesi için Yunanaistanın istihbarat servisi (KİP) PKK ile Ermenileri anlaştırdı.

Halen bu işbirliğinin kontrolu dostumuz ve müttefikimiz Yunanistanın elindedir.Bunu sayın meclis başkanımız bilmiyor olabilir. Bunun sonucu olarak 14/15 Ağustos 1984 Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla su yüzüne çıkan ihanetin,  21 yıldır bölge insanına zulmeden terör örgütünün dış ve iç desteği ile örgütün gerçek niyeti,AB çatısı altında “Kürt bağımsızlığını gerçekleştirmektir” Bunu en yakınındaki sorumlularda biliyor.

Türkiye Cumhuriyetini bölünmeye götürecek iki büyük  tehlike atlatılmıştır. Bunlardan birisi, 16 Şubat 1925 tarihinde Bingöl – Genç’te başlayan Şeyh Said İsyanı, ikincisi de 15 Ağustos 1984’de Şemdinli ve Eruh’ta başlayan PKK terörüdür. Her ikisi de, Türkiye Cumhuriyeti’nin Güney Doğusunda sözde bir “Kürt Devleti” kurmaya yöneliktir.

Şeyh Said İsyanı, “Şeriat İsteği” ile “PKK” da “Marksist – Leninist” ideolojiyi hakim kılmak düşüncesiyle planlanmış ve eyleme geçirilmiştir. Her ikisi de; Cumhuriyet idaresini yıkmak, üniter devlet yapısına son vermek için yapılmıştır. Her ikisi de “Kürtçülük” esasına dayanmıştır. Fakat Kürtçülük, hiçbir zaman Doğudaki Kürt asıllı vatandaşların ülküsü haline gelmemiştir. Bu cereyan, daha ziyade dışarıdan desteklenmiş, sömürgeci zihniyetin bir aracı olarak kullanılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında başlatılan devrimlerin hızını kesmek için “Devrimler mi, Demokrasi mi?” ikilemini yaratarak, içeriden destek sağlanmaya çalışılmış, ikincisinde ise ülke bütünlüğü düşünülmeksizin, devrimlerinin demokrasi içinde korunması, yaklaşımı ile halkın desteği sağlanmaya çalışılmıştır. Her ikisi de düşündürücü ve ibret vericidir. Her ikisinden de Türk milleti ve bölgenin insanı zarar görmüştür. Birincisinde; Büyük Önderin ifadesiyle “Milletin elinden tutularak inkılabı başarıya ulaştırmak” için tedbir alınmış, isyan 72 gün içerisinde bastırılarak, Demokratik Cumhuriyetin önündeki engeller kaldırılmıştır. İkincisinde ise, 21 yıldır mücadele edilmektedir.

Şeyh Said İsyanı ile PKK arasında bir bağ kurmakta zorlanabilirsiniz. Halbuki; terörist başı Abdullah Öcalan'ın Suriye'den Türkiye’nin dağlarındaki yandaşlarına verdiği sözde talimatta şöyle demişti; “Şeyh Said’in yere düşürdüğü bayrağı Kürdistan’ ın dağlarına siz dikeceksiniz” söyleminde, birincisinin devamı olduğunu zımnen ifade eder.

Şeyh Said’in suç ortaklarından Şeyh Şemseddin yakalandıktan sonra Diyarbakır valisinin odasında yolculuğunun nasıl geçtiği sorulduğuna :  “ – Hamdolsun , hükümetimiz sayesinde rahat geldim. Hiçbir eksiğim yoktur. Cenabı Tanrı Cumhuriyeti başımızdan eksik etmesin” derken Şeyh Said de mahkeme başkanından “Hayatının bağışlanması halinde Hınıs yaylalarında mahkeme üyelerine kebap yedireceğini” ifade eder.

 PKK’nın bebek katilide başıda “Devlete hizmete hazır olduğunu” ifade ediyor. İşte bu nedenle benzer hadiseleri tekrar tekrar yaşamaktayız.

Şeyh Said 15 Nisan 1925’te Varto’da Abdurrahman Paşa Köprüsünde yakalandıktan sonra Varto’da ki ilk ifadesinde, “Her taraf karla kaplıydı ve kışın uzun süreceği anlaşılıyordu. Büyük kuvvetler yetişemez sandık. Tam bağımsız “Kürt krallığının” ilanı zamanıydı. Fakat kuvvetler yetiştiler” demiştir.

 “PKK”nın bu konudaki iddiaları “Kürt Krallığı” değil ama, “Marksist-Totaliter Kürt Devleti” idi. Bu nedenle, Türkiye’de Kürtçülük konusu gündeme geldiğinde; şeriat istekleri ve din özgürlüğü de toplumun belirli kesimlerinde gündeme geliyor. Halbuki; bu istekler, her ne hikmetse Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde ciddi milli davaların gündeme geldiği zaman karşımıza çıkıyor.

Şeyh Said isyanı “Musul Sorunu”nun gündemde olduğu bir zamanda, “PKK” nın ise, 1974 Kıbrıs Harekatından sonra temelleri atılmış, önce Ermeni terör örgütü eylemleri, arkasından “PKK katliamları olarak karşımıza çıkmıştır. Halen Avrupa Birliğine girme sürecindeki ciddi çabalarımıza sorun yaratacak bir durum almıştır. Şeyh Said isyanı 16 Şubat 1925’te başlamış, PKK’nın başı da 16 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirilmiştir. Her ikisinin Türk adaletine hesap vermesi, 31 Mayısta başlamıştır ve  29 Haziranda macera sona ermiştir. Böylece tarih, yazgısını tekrarladı. Şeyh Said isyanı, tarihe mal olmuştur. Hakkında yeteri kadar bilgi ve belgesi vardır. Gerekli olanları araştırmamada  kullanılmıştır. Ancak “PKK” henüz günceldir, tarihe mal olmamıştır.

Her iki isyanın, yaşandığı bölgenin bugünkü temel sorunları; terör ve terörün yarattığı olumsuzluklardan kaynaklanan göç, işsizlik, eğitim-öğretim yetersizliği ile sosyal hayatı olumsuz yönde etkileyen nüfus artışıdır. 24 Mayıs 1993 tarihine kadar sakin bir il olan Bingöl, 33 silahsız askerin yolu kesilerek şehit edilmesi ile yeniden dikkatleri üzerine çekmiştir. O tarihte İçişleri bakanımız kimdi bilemiyorum ama bu olaylardan çok üzülmüş olması lazımdır.

Bölgede yaşanan terörden en çok zarar gören vilayetlerimizden biri olan Bingöl, topraklarını eşkıyanın şerrinden korurken 1998 senesine kadar, 20 adet asker evladını, 61 adet geçici köy korucusunu şehit vermiştir. Ayrıca 100’ün üzerinde de asker ve sivil vatandaşımız yaralanmıştır. 321 adet köyün 41’i ve 861 adet mezranın 274’ü terör baskısı ile boşalmıştır.

Vatansever bölge halkının talihsizliği bölgenin sürekli depremlerle de sallanması ve bu tabii afetlerden zarar görmesidir.

 Yüce Türk Devletinin sağlayacağı kaynaklarla birleşerek, bölge; modern Türkiye’nin bir parçası olarak layık olduğu yeri alacaktır.

Büyük önderin ifade ettiği “Ulus Devletini” 21nci yüzyıla girerken, bazılarının “Çok Uluslu Devlet” gibi algıladığı endişesini duyuyorum. Halbuki “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir” tarifinden yola çıkarak üniter devlet, tek vatan, tek bayrak, tek dil ile bir büyük coğrafyada; vatandaşlık bilinci gelişmiş modern Türkiye’nin anlaşılması, bu devleti kuran, Türkiye halkını bölmeye çalışanların her zaman hüsrana uğrayacaklarını tarihi gerçeklerle bir kere daha göstermek ve ders alınmasını sağlamaktır.

Sayın Başbakana da yumurta atanların işte bunların uzantısı olduklarını bilmesini dilerim.12 NİSAN 2005
 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok