ATATÜRK OTORİTERDİ AMA ASLA TOTALİTER DEĞİLDİ
 27 Haziran 2005 tarihli “Radikal” gazetesinde yayımlanan tarihçi sayın Aykut Kansu beyefendi’ nin “ATATÜRK Meclisi Kapatacaktı..” başlığını taşıyan yazısını üzülerek okudum.

  Değerli hocamızın sayın Neşe Düzel hanımefendiye verdiği mülakatında, Cumhuriyetimizin kurucusu  Ulu önder Atatürk hakkındaki düşünceleri ve  bilim adamı olarak okuyuculara vermek istediği mesaj, bana göre yanlış, yanlı ve hissi idi.

Bu benim  yazının başlığında da belirtildiği üzere Atatürk; “Otoriter bir liderdi, ama asla “totaliter” bir lider olmadı”.

İşte sayın Aykut Kansu hocamızın bu noktayı gözden kaçırdığı anlaşılıyor. Büyük önder ATATÜRK’ ün “totaliter” bir lider gibi algılanmasına sebep olan  bu yaklaşımın, sayın Aykut Kansu tarafından düzeltilmesi gerekir.

Hocamızın da çok iyi bildiği üzere, Otoriter liderlik ile Totaliter liderlik arasında çok fark vardır.

Totaliter liderler olarak; 1922-1944 yıllarında İtalya nın faşist lideri Mussolini,  1933-1945 yıllarında Almanya’ nın diktatörü  Hitler, ayni yıllarda, SSCB nin diktatörü Sıtalin, İspanya’nın diktatörü Franko hemen ilk akla gelen bu şahsiyetlerin çizdikleri profil  ve devlet yönetim sistemleri ile “totaliter” liderliğin örnekleridir.

Bunlar mecliste kapadılar, emirlerindeki özel birliklerle rejimi ve düşüncelerini zorla kitlelere kabul ettirdiler. Soykırım da yaptılar. İnsanlığa ve ülkelerine büyük zararlar da  verdiler. Ama;

 “Atatürk meclisi kapatacaktı” faraziyesi ile bir tarihçinin Ulusun liderine farklı bir kimlik yüklemesi büyük hata ve yanılgıdır. Atatürk’ ü  yukarıdaki liderler seviyesine indirgeme yanlışlığı,  günümüz Türkiye’ sinin modasına uymaktan başka bir  anlamı olamaz.

Günümüz Türkiye’sinin düşünce  modası nedir? Sorusunun  cevabı;

“Değerlere saldır. Tarihini inkar et. Gerçekleri saptır. Resmi tarih şöyle der ama, doğrusu benim dediğim gibidir. Bunu ben bilirim. Devletin bilgi ve belgeleri, tarihin en önemli dayanağı olan “belgeler” ne derse desin. Ben ideolojime uygun bir bilgi buldum. Bunu dayanak yapar ve kendimi satarım, böylece muteber adam olurum.”  Yaklaşımıdır.

 1919 yılı ortasında başlayan “ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ” nin şartları “Otoriter” bir liderliği gerektiriyordu. Bu zaten bizim o zamana kadarki “Devlet Geleneğimizde “olan bir durumdur.

Sokaktaki sade vatandaşın bile ülke sorunlarına çözüm üretirken bulduğu basit çözüm “Taksim meydanında sallandırmaktır”. Ebette bu bir çözüm değildir. Çünkü hemen ilk akla gelen ve uygulaması önerilen “Taksim Meydanında” birkaç kişiyi sallandırmak, otoriter liderliğin ötesinde “Totaliter yönetimlerin” başvuracağı uygulamalardır.

Ama Cumhuriyeti kuran kadroların düşüncesi ve yaklaşımı böyle olmamıştır.  Onlar her durum ve şart altında “meşru” bir zeminde mücadelenin yürütülmesine ve kanuni dayanağa uygun icraat yapmaya gayret etmişlerdir. Bunda’ da başarılı olmuşlardır. Milli mücadelenin o günlerdeki “Harekat Alanında” yaşanan sıkıntılar ile “Amaç” ve kullanılacak “Araç”lar  konusundaki farklılıklar, düşünülürse, bugünkü “demokrasi” kültürü ile “Ulusal Kurtuluş Savaşı ve önderi” değerlendirilemez.Yapılırsa işte yukarıdaki yanlışlık doğar.

 Cumhuriyeti kuran kadrolar ve onun lideri o koşullarda yapılabilecek olanların en iyisini yapma gayretinde olmuştur ve bunu’ da başarmıştır.

Tarihin en basit kuralı Tarih kendi olay ve koşulları ile kendi oluş zamanına göre değerlendirilir. Buna; tarihin “ zaman, mekan, kuvvet, denge ve oluş koşulları “ denir.

 Bunu bize  ortaokul birinci sınıfında ve ilk tarih dersinde, merhum tarih öğretmenim söylemişti. Bu kural değişmedi ve sanıyorum yine orta öğretimde bu bilgi yüklemesi yapılıyor.

Bilindiği üzere, Mustafa Kemal; 8/9 Temmuz 1919 tarihinde, Erzurum da resmi Ordu komutanlığı  görevinden ayrıldıktan ve/ veya ayırıldıktan  sonra yaptığı  ilk iş,  yine “meşru “ Resmi” ve “hukuki” bir nitelik kazanmaya özen göstermesidir.

Bunu sağlayacak yol olarak da; önce, Erzurum delegesi, sonra, Kongre başkanı, Kongreden sonrada delegeler kurulu  başkanı olarak “Sivas” dönmüştür. O büyük şahsiyetin yapısında sayın hocamızın algıladığı gibi bir zafiyet yoktur.

 O zamanki Anadolu’ da;  bütün çarkları birbirine çarpan, çatışan ve dağınık düşünceleri “Ulusal Birlik” çatısı altında ve meşru bir zeminde toplamak suretiyle mücadeleye önder oldu.

Sayın hocam; bütün bu  çabalarına rağmen tam bir karışıklık ve kaos içindeki Anadolu’yu yabancı işgallerden, iç isyanlardan, İstanbul’un ihanetinden, işbirlikçilerin sahtekarlıklarından, yokluk, ümitsizlik, bitkinlik..karşısında, Ulus nasıl toparlanırda, “Milli amaç ve Hedefler” doğrultusunda seferber edilir ve mücadele kazanılır.

 Bize söyleyin de bizde öğrenelim.”İlminizden” ve “irfanınızdan” yararlanalım.

Mustafa Kemal Paşa, Ankara toprağına,27 Aralık 1919 tarihinde, yukarıda belirtmeye çalıştığım gerçeklerle ayak bastı.

         Mustafa Kemal Paşanın, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelmesi, tarihin arka planına itilmiş eski bir şehri olan Ankara’yı yeniden tarih sahnesine çıkardı. Ondan sonraki olaylar ise bu şehri, çağımızda dünyanın dikkatini çeken sayılı merkezlerinden biri durumuna getirdi. Burada açılan halkın meclisi ile daha baştan Amasya genelgesi ile “Egemenlik Milletin” dir. Anlamındaki büyük strateji, aşamam aşama nasıl gerçekleşerek bu günkü “Türkiye Cumhuriyeti” oluştu. Bunu hepimiz biliyoruz.

         Merhum Kazım Karabekir paşanın; “Kurtuluş mücadelesinin merkezi Kızılırmak  batısında olamaz” düşüncesiyle başlayan ve fakat aslında  “liderlik” çatışması olan bu görüş ayrılıklarından bazıları;

 01 Kasım 1922 “Saltanat ve Hilafetin ayrılması, Saltanatın kaldırılması” 01 Nisan 1923 seçimlerin yenilenmesi kararı “ Halk fırkası programının kabulü ve   seçilmek için kriter kabul edilmesi”  24 Temmuz 1923 Lozan barış Anlaşmasının imzalanması” 23 Ağustos 1923 Lozan Barış antlaşmasının mecliste onayı” 13 Ekim 1923 Ankara’nın resmen başkent olması,”29 Ekim 1923, “Cumhuriyetin İlanı ve bu konudaki düşünce farklılığı”,

 03 Mart 1924 Halifeliğin kaldırılması eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması,Şeriat mahkemelerinin kaldırılması, Devrimler”, Karşı devrim hareketlerine karşı uygulanacak strateji”

26:31Ekim 1924 askerlerin ya politika, yada askerliği seçmeleri hususundaki prensibin uygulanması, Musul meselesinin askeri güç kullanarak çözümünün general Kazım Karabekir tarafından ret edilmesi, Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması Karşı devrim hareketlerinin artması,” 1925 “Şeyh said “ ayaklanması ve “Takriri sükun yasasının uygulamaya konması” ve devam eden süreç,

 Bunların gerçekleştirilmesinde  Atatürk’e yüklenmek istenen suç varsa açıkça ortaya koymanız gerekir.

Mustafa Kemal Paşa nın  Ankara’ya gelişi ile başlayan iç ve dış güçlere karşı mücadelenin  taşıdığı önemin , stratejik anlamı şu sözlerle ifade etmiştir:

         “Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeyi, mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar. Ankara, bu koşulları toplayan bir noktaydı...” İşte Atatürk her önemli olayın içinde ve yakınında bulunarak ve sorumluluğunu üstlenerek başarılar kazanmıştır.

 1927 senesinde, 72 saat bizzat okuyup anlatarak büyük eseri “NUTUK”  ile halkına hesabını vermiştir. Belirli ideoloji ve güçlere  yaranmak için bu gerçekler değiştirilemez.Lizbon 27 Haziran 2005

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok