SAMİMİ BİR OTOBİYOGRAFİ

İngilterede yapılan bir araştırmada en çok okunan kitap ve makalelerin daha ziyada "Otobiyografi" niteliğinde olan yazılar olduğu sonucu çıkmıştır.Bu nedenle  47 sene 01 ay 09 gün Devlete hizmet ederken  kazandığım bilgi ve  tecrübeyi okuyucularımla paylaşmak istedim. Gerçekleştirebilirsem, uzun bir yazı dizisi  olarak "Otobiyografim" ile işe başladım.Çünkü ilk Okulda hergün sabah öğretmenimizin söylediği ve bizim de tekrara ettiğimiz "Türküm, Doğruyum,Çalışkanım..." diye devam eden "Milli Andımız" ın nekadarını yerine getirdiğimi ortaya koyarak hayatımın bir muhasebesini yapacağım.


Ben Emekli General, Yar. Doç. Dr. Halil Şimşek; istifade edilmesi dileği ile samimi bir otobiyografi yazısını aşağıya çıkardım.

“Köyümüz Çaltılar; Fethiye’nin Antalya ve Burdur İl sınırlarının birleştiği yerde, deniz seviyesinden 1200m yüksekliğinde,kışın çokca karın yağdığı Batı Toroslarda bir vadinin içinde kurulmuştur. Çevremizdeki kaza merkezleri, Fethiye 83 km.,Burdur'un  kazalarından, Altınyayla (Dirmil) 25 km.,Çavdır 35 km.,Antalya nın kazalarından, Korkuteli 45km., Elmalı 67km.dir.

             Köyümüzün kurulduğu yer çok eski çağlardan beri yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. Bunu köyümüz hudutları içerisindeki tarihi eser harebelerinden anlıyoruz. Köyümüzde bulunan tarihi eserler olarak;

        Güzel-bey mevkiinde “lahit kaya mezar” ve çevresinde küçük kayalara oyulmuş  çocuk mezarları(halen sit alanıdır),

Cuma Ovasında bir büyük  büyük “Höyük”(halen sit alanı olarak tescil edilmiş olup herhangi bir arkolojik çalışma yapılmamıştır.Eser, muhtemelen likyalılardan kalmadır.)

         Değirmen Boğazı  mevkiinde kesme taşlardan yapılmış bir “sunak” harabesi ve kayalara işaretlenmiş semboller. (Muhtemelen, Likyalılar dönemine ait)

          Köyün  kuzeyinde; “Yukarı Mahalle” ve “ Çöller mahallesi” arasında, Büyük Çaylaklı tepe  güney eteklerinde kayalar arasından girilen  bir büyük mağara, halk arasında bu mağaraya “İn” denir. İlk okulda öğreci iken  öğretmenimizin nezaretinde belimize ip bağlamak suretiyle içeriye girmiştik. İçerisinde odalar, sarkıklar, küçük bir havuz  ve höyük ile irtibatı olduğuna inanılan  ve takriben 9 km uzunluğunda bi,r yer altı tüneli vardır.Mağaranın sol  girişinde kayaların üzerine yazılmış 2mx 2m ebadında bir kitabe vardır.Yazı latince veya eski Yunanca olması muhtemeldir.(Bu tünelin deriliklerinde muhtemelen zehirli gaz birikimi olduğu için girilmez ve girende sağ çıkamaz, tehlikelidir.) 

      Ovalarımız  küçüktür. Ancak çevre köylere nazaran suyu bol ve verimlidir. Su kaynaklarımız olarak;

       Cuma Pınarı ; Köyün hemen güneyinde kayaların arasından çıkar. 4O adet çeşmeden akan zengin su kaynağıdır. Suları içilir ve Cuma Ovasını sular.

 Cuma pınarının  yanında  dedelerimiz  tarafından dikilen,  çevresinde geniş  çayırları  bulunan “ulu bir kavak ağacı “ köyün sembolüdür.

Bu kavak ağacının dallarında köy gençlerinin yaptıkları kalp şekilleri ile yazdıkları kısa ask metinleri o günlerde bir anlam ifade ederdi, çünkü genç olan herkes kavak ağacının altına gider kendisi için birşey yazılmışmı? diye utanarak  kavak ağacının dallarına bir göz atardı.Bu ağaç bir dilek ağacı değildi ama o zaman duran bir posta kutusu görevini yapıyordu. Yapılan işlemde, o günlerin bir haberleşme usulü idi. Zaman oldu zavallı ağacın dallarında yazı yazacak sağlam bir yer kalmadığı için çok yukarlara çıkıp yazıları yazmak gerekiyordu. Bunuda yapmak zordu ve tehlikeliydi ama insanlar yine de sevdikleri uğruna bunu göze alıyorlardı. Ancak yazılan yazı veya çizilen kalp resmini aşağıdan görmek zor olduğundan zamanla bu yapılanlarında bir anlamı kalmadı. Ben altmış sene sonra ağacı hüzünle seyredip bizlerin o ağaca verdiği acı ve hastalıklardan dolayı üzüntü duydum.Açılan yaralar büyümüş genişlemiş mantarlaşıp kabuk bağlamaya çalışmış ama bizler gibi, onun  çabaları nafile o da yazgısına doğru sürükleniyor. Ama o ulu kavak  bizlerden sonrada daha pek çok nesillere posta kutusu görevini yapacak.O gövdesi ve  dalları ile   yaşlanmış olmasına rağmen daha bir olgunlaşmış, yücelmiş,  hayat mücadelesine daha tecrübeli ve güçlü  olarak yönelmiş, kendini isbat etmiş, köyün sembolü haline gelmiştir. O daha çok yıllar  var olma mücadelesine devam edecek,  üzerindeki yaraların verdiği acıyı unutmuş  ve bizleri af etmiş olarak gördüm. Bu gün yazı  ve şekillerin yerinde kalınlaşmış, kabalaşmış ve odunlaşarak dallarının ucundaki yapraklarına hayat vermek için yarasını sarma mücadelesine devam ediyor.O nun amacı gölgesinde insanımızın, dallarında kuş ve doğanın verdiği her canlıya ev sahipliği yaparak soyunu devam ettirmek istediğini  gördüm. Bu ulu kavak bizler için çok şey ifade ederdi, altında yazın gölgesinde oturulup koyu sohbetlerin yapıldığı, kışında üzerine konan kuşların avlandığı bir ökse görevinden başka çok daha farklı işlevler görürdü. Mesire yeri olarak kullanılır. Mevlüt duaları okunur ve dua  yemekleri yenirdi. Ayrıca, birkaç sene öncesine kadar tüm çevre halkının zevkle izlediği  yağlı pehlivan  güreşleri  yapılırdı.

        Bizim çocukluk döneminde; “Cuma çayırı” başlıca oyun ve eğlence mekanımızdı. Futbol, kendi aramızda güreş, at ve eşek yarışları ile koşu, çelik - çomak gibi oyunlarımızı oynardık.

Köyde yapılan  düğünlerde; Pişirilen etli yemeklerin, merhum Mustafa amcanın hazırladığı bol sebzeli saç kavurması, iri başlı yeşil soğanların yanında  koyun yoğurt’du,  bazlama veya yufka  ekmek arasına konan kebapların, sütlü tatlıların yendiği toplu yemeklerimiz.

       Gece yakılan  düğün ateşlerinin  başında  davul zurna eşliğinde herkesin oynayıp eğlendiği ve birbiriyle kaynaşıp kucaklaştığı güzelim Cuma çayırının  hayatımızdaki izleri, hafızalarımızdaki  anıları uzak yerlerde de olsak hep özlemini duymuşuzdur.

 Kavak ağacının altında taş ile çevrilmiş bir açık “Mescit” vardı.Yaz aylarında ovalarda çalışan herkes ve her Çarşamba günü kurulan köy pazarına  gelen konuklar bu açık mescitte topluca namazlarını kılarlar ve sahip oldukları nimetler için dua ederlerdi.

İnsanlarımız fakirdi ama gönülleri zengin, kalpleri sevgi doluydu. Herkes bir birinin malına,sağlığına ve haysiyetine sahip çıkar korur ve gözetirdi. Biz çocukların yetişmesinde ve birbirimizle ilişkimizde büyüklerimiz daima  rehberimiz oldu.

“Cuma Çayırının” kültüründe; önemli bir yer tutan  “harman dövme, harman savurma, saman tepme, mısır soyma, mısır kurutma, mısır dövme” fasulye, nohut, harmanı bekleme, ani yaz yağmurlar bastırdığı zaman, insanlarımızın korku dolu telaşlarını  unutmak mümkün değildir. Çünkü böyle zamanlarda daima köy gençlerine çok iş düşerdi. Birlikte yaptıkları ortak etkinlik ve yardımlaşma o kış süresince ev ziyaretlerinin  konuşma malzemesi olurdu. Şimdi o günleri ve o güzel gelenekleri, özlüyor ve arıyoruz.

     Marmalı Pınarı;Köyün doğusunda iki ayrı yerden çıkan  zengin su kaynağıdır. Kebap yiyip rakı içmek için  gözden uzak ve gençlerin en çok sevdiği bir mekandır.

Suları “Marmalı Ovasını” sular.  Çok eskiden beri kullanılan sulama kanalı ile köyün içinden geçerek bağ ve bahçelerimizi  suladığı gibi, komşu köylerden “Çobanisa” ve “Karaçulha”nın da  ovalarına da su verir.

       Kuzey Marmalı nın suları, “Mantarlık ile  aşağı Heybecik,Ova-pınarı ve Bozüyük ” ovalarımızı  sulayarak bize hayat verirdi. Mısır, fasulye, patates ve benzer ürünleri bu ovalarımızda yetiştirir, son baharda koyun sürülerimizi bu ovalara salar koçlarımızı dövüştürür, tarlalarda kalan patates artıklarını küle gömer, mısırları kor ateşlerin karşısında pişirip yerdik.

        Güney Marmalı pınarı ise; Koca çay ‘ın güneyini takiben  “İncebel” eteklerinden dolaşarak, “Güzelbey ovasını”ulaşır ve bu ovayı, Güzel bey den gelen pınarların kaynak  suları ile birleşerek, değirmen boğazına kadar uzanır ve  “Çingircik ovasını”  sulardı. Su kaynakları bakımından zengindik.

           Köyümüz arazisi ortasından Eşen çayının en büyük kolu olan “Koca çay” geçer. Bu çayın bölgedeki ismi “Bekçiler çayı” olarak anılır, ama bu çayın kaynağı  Antalya vilayet sınırları içerisinde kalan “Kızılca dağ” dan beslenir.

            Kızılca-dağ (2591 m.)Narpız pınarı , Çatırlık yaylasının dere ve pınarlarından beslenen ve  Ağustos ayında bile kar bulmanın mümkün olduğu bu nadide yerler, benimde hatıralarım olan ve  çok sevdiğim yaylalardır.

Okulum kapanınca yaz aylarında, Küçüklü köyünde bulunan  ablamın yanına gider ve onların  koyun sürülerinin otladığı Kızılca-dağ  yaylasına çıkardım. Ablamın  pişirdiği “Höşmerimli yumurtayı”yer,”Alacık”’ta yatardım.

Bazen de, kuzularına çobanlık yaparak enişteme yardımcı olurdum.Kızılca-dağ yaylalarında “Çıngırık” denen bir denge oyununu orada görmüş ve oynamıştım.Merkez sopasının başına bir miktar kaymak yağı sürer ve içerisine de meşe kömürü  koyarsan  çıkan gürültü ve sesten seni çağırdıklarını duymazsın. Böylece, oyuna kendini kaptırdığın  için etrafta olup bitenden haberin olmaz.

         Bu arada, kuzularda koyun sağılmadan önce  annelerine kavuşur, süt alınmadığı için o günün zararı büyük olur ve  bundan dolayı bir güzel sopa  yersin. O zaman abla falan dinlemez dayak yediğin yeri terk edersin. Çünkü benim öyle bir anım  olmuştu. 

Bizim de  iki yaylamız vardır.

Bunlardan büyük olanı “Yalnız çam” yaylası, mahalli ismi “yukarı yayla”veya “uyluk tepe” yaylasıdır. Rakımı 1741 m dir. Bu yaylanın kuzey hududu “Yazır gölüne” dayanır, ama bizi bu hududa kadar sokmazlar. Doğumuzda, komşu Bekçiler köyü yaylası ve batımızda da   Çobanisa köyü yaylasına hem hudut oluruz.

Bu yaylamızın  özelliği; yüksek ardıç ağaçları, bazı yerlerde sık meşe ormanlarıyla  kaplı olmasıdır. Ayrıca  suları bol,  otlakları geniştir. Bitki örtüsü zengindir. İlk baharda, çok çeşitli çiçekler açar, dağ çay’ları  ve  bunların tohumlarını severek yiyen bekçi yılanlarını görürüsün. Geniş çayırları ve meraları vardır.Yaban hayvanı bakımından zengindir. Özellikle ilk baharda duyacağın çok çeşitli kuş sesi  Yazır gölü üzerinden esen ılık ilkbahar rüzgarının yumuşaklığını içinde  hissedersin.Yaylamızda, herhangi bir  pınarın yakınında,  bir çayıra sırt üstü uzanıp gök yüzüne bakarak  kendini dinlediğin zaman, etrafında uçuşan arı ve böceklerin  vızıltısı, uzaktaki kayalar dan gelen keklik, veya yakınındaki  bir ardıç ağacından gelen  guguk kuşunu, bazen de  üzerinden geçen  kartalın çığlığını  duyarsın. Nefes aldığın zaman, kekik, sümbül, menekşe ve gelincik  kokusunu doyasıya ciğerlerinde hissedersin. O zaman  gerçek hayat ve yaşamak  buymuş derken, çocuklar gibi mutlu olursun ama, yaşadığın o eski günlerini geri getiremezsin.

Hep özlemini duyarsın. O günler akıp gitmiştir.Bir daha yaşaman mümkün değildir.Sadece varsa anısıyla yetinirsin.

        Türkmenlerin / Yörüklerin  yaşantıları  tabiatın içinde doğanın koşullarına göre hüzünle  sevincin  karışımıdır. Aslında  bu  gitmek ile kalmak arasında sıkışıp kalan  duygu ile yaşamaktır.  Çünkü tabiatı  adım  adım hisseden insanın  iç dünyasında bir yayladan bir sonraki yaylaya varmak veya  Fethiye de kışlayıp  “İlemen” yaylasında  konaklamak, çocukluk  dünyama  heyacan katardı.

Bizim bir yerde takılıp kalmamız zor olduğundan daima hareket halinde yaşamak özgürlüğümüzün tabii bir sonucu idi.

Hatta  bazı komşular, yerleşik hayatı bir esaret sayarlar özgürlüklerini dağların zirvelerinde, İlemen yaylası veya   “Ardıçlıpınar” yaylasının  serinliklerinde, bahar çiçeklerinin renklerinde  bulurlar. Bütün Türkmen çocukları gibi kulaklarımda daha bebeklikten itibaren söylenmiş ve aklımda kalmış olan şu  “ Mani” nin dizelerini,  

“Ekin ekme ovada  çakılır kalırsın 

         Bağ  dikme gece gündüz başını bekler ağlarsın    

         Sür koyunu kuzuyu  yaylaya,

         Özgür  olarak büyür, günden güne beğlenirsin”  i mırıldanırdım.

      Özgürlüğe  yürümekle eşdeğerde olan bu hayat ı  her zaman özlersin. Türkmen/Yörük adından hoşlanmam, birazda bundandır.    

        Çünkü; “yürüyüp gidenler sorunlarını geride bırakır derler bende yaylalara çıkmayı sorunlardan kurtulmak olarak düşünmüşümdür. 

        Bizim ikinci yaylamız; “Ardıçlı pınar” veya aşağı yayladır. Kara tepe eteklerinde olan bu yaylanın rakımı 1695 m. dir.Bu yaylamız isminden de anlaşılacağı üzere “ardıç” ağaçlarıyla kaplıdır. Su kaynakları az fakat mera ve çayırları zengin otlaklardır. Bundan dolayı komşu bekçiler köyü ile ihtilaflıdır.

         Ben 1945 doğumluyum, benden önceki iki nesil boyunca bu yayla kavgası sürüp giderdi. Devlet bir türlü çözüm bulamaz. Köyün hudutlarını belirleyemezdi.

         Nisan ayında bu yayla için  başlayan  iki komşu köyün mera  ve yayla kavgası her sene bir kişinin ölümüne veya yaralanmasına sebep olurdu.

         Nisan’da köyde adeta “seferberlik” ilan edilir, uzun namlulu silahlar samanlıklardan veya gömüldükleri gübreliklerden çıkarılır, yağlanır bakımı yapılır , atış denemesi  yapıldıktan sonra o sene kimlere teslim edilecekse dualarla ve törenle bu silahlar, nişancılarına teslim edilirdi.

         Aşağı yaylanın ot nöbeti nisan ayında başlardı ve otlar sararıp kuruyuncaya kadar bu kavga ve silahlı çatışma devam ederdi.Yaylada nöbet tutan “Mavzerli” gözcüler, Bekçiler köyü yaylacıları veya baskın yapmaya gelenleri görünce yanında bulunan haberciyi köye koşturur ve köyden yardım gelene kadar bulunduğu mevzileri asla terk etmeksizin kıyasıya ve öldüresiye mavzerindeki kurşunları sözde, düşman komşu köy Bekçiler köylülerinin üzerine boşaltırdı.

         Onlarda uzun namlulu silahlarla kendilerine ateş eden yerleri çevirme ve gözcüleri köylüler gelmeden öldürme veya yaralama, silahını almak için var güçleriyle saldırılardı. Her iki köyden takviye kuvvetler geldiğinde tam bir muharebe olurdu.

         Kazamız Fethiye ve o  zamanki nahiyemiz  olan Seki deki Jandarma kuvvetleri yetişinceye kadar kızılca kıyamet kopardı. Ama jandarma geldiğinde  çatışma bölgesinden kaçamayan salaklar veya dolduruşa gelmiş ucuz kahramanlar jandarmanın eline düşerdi.

         Eğer kendisine mavzer silahı teslim edilen kişi jandarmanın eline düşerse silahı  kendisinin olduğunu söylemesi bir namus borcuydu. Bir çatışma ne kadar erken başlarsa o sene her iki köy de bazen rahat ederdi. Çünkü çatışma bölgesine seyyar jandarma  karakol kurulurdu.

         Jandarmaya yakın olan köyde, o sene yayladan daha kolay ve fazla  istifade ederdi.İlk çatışmada ölen veya yaralanan olmuş ise bütün yaz boyunca köylüler işi gücü bırakıp mahkemelere taşınırdı.

Duruşma günü köyde tellal vasıtasıyla duyurulur  köyün ileri gelenleri kimin ne söyleyeceğini tembihler, asla gammazlık yapılmaması için gerekli tedbirler alınırdı.

Çoğu zaman köye kalabalık keşif heyetleri gelirdi. Gelen hakimler bir türlü işin içinden çıkamaz sakallı yaşlı, başlı köyün ileri gelenlerine hürmet ederek bilgilerine başvur, yeminli ifadelerini alır, fakat onlarda köyün çıkarları için yalan söylemekten asla vazgeçmezlerdi.

Keşif geleceği zaman köyde yine önemli bir telaş başlar,  Bazı yıllar vali, kaymakam dahil gelen keşif heyetine mutlaka bir ikram yapmak için yoğun çaba gösterilirdi.Kuzular kesilir, ayranlar hazırlanır, ama heyete nasıl teklif edileceği bir türlü kararlaştırılamazdı.

Hazırlıklar köyde yapılıyor.Keşif köyden uzakta yaylada yapılıyor.Gelen heyet her iki köyün huyunu bildiği için ve ayni kurnazlıklara başvurulduğu için ikramları ya kabul etmiyorlardı veya yaylaya kim ne getirmiş ise her ikisinin hazırlıklarından birer lokma alıp sorunu çözümleyemeden gidiyorlardı.

Çünkü bir köye verilecek yayla, diğer köyü “zıvanadan “ çıkaracağı için karar vermek mümkün olmuyordu.Bundan dolayı 100 senedir bu kavga sürüp giderken nihayet, her iki  köyde  tapulama çalışmaları bitirildi.

Kavgaya sebep olan yayla Orman arazisi olarak kayıt ve tescil edildi.Kendi mülklerimiz tapu senetlerimizle tescil edildi ve yayla kavgalarımızda sona erdi.

Böylece babamdan intikal eden bazı tarla ve bahçelerimi akrabalarım değerlendiriyor.

Benim sorunum;  köyümü benim sevdiğim kadar çocuklarıma sevdirememem.

Resmi kayıtlar ve aile büyüklerinin anlatımına göre  bilinen soy ağacımız şöyledir.

a.Babam; Şehali ŞİMŞEK: (1326)1911-1995-

   Annem Şerife Şimşek(1326)1911-1996)

b.Dedem(Babamın babası) Halil Ağa:1866-1941-

    Baba annem Minüre(1879-1934)

c.Dedemin babası:Mehmet (Hatipoğlu Mehmet) :1837-1898-              Eşi Ümmüsün

Çocukları; Dedem Halil in kardeşleri; Osman, Kerziban, Mahmut,  Gürcü(1282), Rukiye, Mehmet dir.

Annemin ve baba annemin  soy kütüğüne burada yer vermedim. Çünkü çok ayrıntı olacak.

Büyük dedemin babasının ismini bilmiyorum. Ancak ailemizin Türkistanın Aral Gölü ile Hazar denizi arasında yaşayan “Teke” aşiretine mensup olduğunu ve oradan geldiğini biliyoruz.

Ayrıca, bir akraba grubumuzun’ da  Arerbaycan da, Dağıstan sınırına yakın Şeki bölgesindedir.

          Dedem Halil  Şimşek ’in  hayat hikayesini, Av.Nevzat Şimşek’ in “Geçmişten Geleceğe Antalyalılar” Dergisinin Eylül- Ekim 2003 Sayı-5 de  açıklanan ve ödül kazanan yazısının bir kısmından   istifade ederek açıklamak isterim; 

          Dedem Halil Şimşek, Halil Ağa lakabı ile anılan,  yöremizde  sayılan ve sevilen bir şahsiyet olarak bilinir.

1866 Yılında doğmuş ve 1941 yılında vefat etmiştir. Kabri köyümüz  “Karagözler” mezarlığında bulunmaktadır.

Bizim ailemize “Halil-Ağalar” denir.

Dedem Halil Ağa,Cumhuriyet öncesinde  Anadolu da yaygın olan“Eşkıya”yaşantısına özenmiş, kendi düşüncesine göre  kural  koymuş, adalet dağıtmış, yaşadığı çevrenin  güvenliğini sağlamış ama, sonuçta devlete karşı gelmiştir.

 Bir gün silah (Eşkıya) arkadaşları ile birlikte  Antalya’ya gelmişler. Şehirde düğünden  dönen bir grubun  “Karanlık Sokak”diye bilinen bir yerde, faytonların önünü keserler. Şehrin merkezinde, insanları sorguya çekip, para ve kıymetli eşyalarına el koyarlar. Soyulanların arasında  Mutasarrıf, Ağır Ceza Reisi, Savcı ve vilayetin ileri gelenleri de bulunur.

Soygunu yapan arkadaşlarından birisi, savcının parmağındaki  kıymetli bir yüzüğü çıkarmaya çalışır, fakat yüzük bir türlü çıkmaz bu durumu gören arkadaşlarından  birisi bağırır “ bıçak yok mu senin yanın da kes o parmağı “ der. Fakat bu esnada dedem hemen araya girer ve  “ bir yüzük için parmak kesilmez “der. Eşkıya’ nın parmak kesme girişimi önlenir ama, savcı korkusundan bayılır. Dedem savcının faytoncusuna hemen bu adamı evine götür der ve oradan uzaklaştırır.

Soygundan sonra eşkiyalar dağılıp izlerini kaybederler. Dedem ile bazı arkadaşları da,  Fethiye (eski ismi  Meri veya Beş-kaza)  bölgesine geçerek  jandarmanın takibinden kurtulmaya çalışır. Kısa zaman sonra, eşkiyalardan birisi yakalanır. Arkadaşlarını ele vermesi üzerine şehre baskın yapanların hepsi  yakalanıp  yargılanırlar ve hapis cezasına çarptırılırlar.

Savcının vefası:

Parmağını kesilmekten kurtardığı  Savcı, mahkemede  dedemi tanır  ve davranışını iyi hal olarak değerlendirerek  diğerlerine göre daha az ceza almasını sağlar.

Dedem Antalya da soygun yaptığı zaman bekardır. Hapis cezasını, Antalya’nın “Üç kapılar” semtinde  bulunan ceza evinde  çeker.

 O zaman dedemin kız kardeşi Rukiye halamız, Antalya’da yaşadığı için hapiste yatan dedemin her türlü ihtiyacını  o karşılamış.

Dedem hapisten çıkınca (sonra  babaannemiz olan)  Minüre hanımefendiyi Serik’in Eminceler köyüne yaptığı  bir gece  baskın ile kaçırır ve  atının terkisinde köyümüz, Fethiye- Çaltılar’a   getirir.

Dedemin ilk oğlu Yusuf 1313- 1915 yılında  Çanakkale savaşlarında şehit olmuş, sonra Abdullah Şimşek (1317)1901-1952), Hatice(1319), Şevket(1902-1973), Rahime(1325), Şehali, Gülsüm(1331) ve (Nevzat beyin babası) Alim(1332-1976) efendi doğmuş.

Dedem Halil ağa kurtuluş savaşında, Muğla kuvay-ı Milliye teşkilatının Fethiye bölgesinde, çete reisi olarak  yararlılıklar göstermiş,  bölgede, yerli Rumların(Fethiye Rumlarının) kurduğu  çetelere karşı  önemli hizmetler yapmıştır.

Ayrıca Milli mükellefiyet yasalarının uygulamasında, yeni teşkil edilen ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında, Fethiye Milli Mükellefiyet komusyonu  emrinde çalışmış ve toplanan malzemenin  Burdur -Tefenni’ye sevk ve tesliminde, muhafız ve teslimat görevlisi olarak hizmet etmiştir.

Ben Halil Şimşek dedemin ismini taşımaktayım.Halen dedemden  intikal eden arazilerimde,  emekli olduktan sonra toprakla meşgulüm. Benim kardeşlerim olarak;Antalya-Küçüklü köyünde, Ablam Zeynep Ülker (2.3.1932) Büyük ağabeyim Mustafa Şimşek (10.2.1938), Süleyman Şimşek(19.7.1943), kız kardeşim Fethiye’de Makbule Türkoğlu (10.1.1944) hayatta olup hepsi evli ve çocukları ile geniş bir aile oluşturuyoruz.

Merhum Annem Şerife Şimşek’ in ölüm tarihi:7 Mayıs 1996 dir.

Onun ölümü anında, ruhunu teslim ederken başında bulunma imkanını buldum. Bu durum benim için unutulması mümkün olmayan bir olaydır.

1995 yılında Tuğgeneral  rütbesiyle, 49 ncu Mekanize Piyade Tugayı ve Bingöl İl Güvenlik kuvvetleri Komutanı olarak Bingöl’e atanmıştım.

Yoğun bir şekilde terörle mücadele ediyorduk. Nisan 1996  başında başlayan operasyonlar nedeniyle birliklerimizle arazide, Murat nehri güneyi, Servi- Arıcak bölgesin’ de bulunuyordum.

Birliklerimiz; Ak-dağlar güneyinde Leton kayalıkları, Bozçavuş,Yatan söğüt, Doludere ,Harmancık ve  Pirik tepe de yoğun çatışmalar  içerisinde iken,kardeşim annemin hastalığının arttığı ve durumunun  ağırlaştığını  bildirildi. Ben birliklerimi bırakıp bölgeden ayrılamayacağım için sürekli annemin durumu hakkında Tugay merkezine telefon ile bilgi verilmesini ve oradan da bana Kurmay başkanı  tarafından aktarılmasını sağlayacak bir haberleşme düzeni kurduk.

Hem birliklerimi ve hem de annemi  düşünerek 15 gün arazide kaldım. Operasyonlar başarı ile sona erdi birliklerimiz kışlaya döndü. Genelkurmay Başkanı Orgeneral  sn. İsmail Hakkı Karadayı’ nın,    başarılı personeli  ödüllendirmek üzere, 9 Mayıs 1996 günü Bingöl’ e geleceği bildirildi.

Ayni günlerde Annemin’ de çok ağırlaştığı bildirildi. Bunun üzerine 6 Mayıs  günü, Helikopter ile Diyarbakır’a  oradan uçakla İstanbul’a- ayni, gün uçakla Dalaman hava alanına ulaştım ve bir taksi ile Fethiye merkez Çiftlik köyünde bulunan kız kardeşim Makbule Türkoğlu’ nun evinde, ölüm döşeğinde yatan anneme ulaştım.

Sevgili annemin benim geldiğimi anlamış olacak ki gözlerini açıp bana hasretle baktığını gördüm ve hissettim. Dudaklarını ıslak bezle ıslatarak, son nefesini verişinde ellerini avuçlarımın içine alarak dualar okudum. Ağlayamadım ama en azından  helallaştığımı biliyorum.

7 Mayıs günü öğleden önce Annem vefat etti. Annemin naşını 90 Km. Uzaklıktaki köyümüze Çaltılar köyüne getirdim. Köyümüz mezarlığına babamın yanına defnettim.

Ayni gün Taksi ile Fethiye’ye ve oradan, Dalaman Hava alanına , oradan İstanbul’a,  İstanbul’dan yine uçakla Diyarbakır’a, ve  Diyarbakır’dan helikopterle 8 Mayıs Akşamı Bingöl’e geldim.

 Acımı yaşayamadan  görevimi kutsal bildim ve zamanında görevimin  başında bulundum.

Sayın Genel Kurmay başkanımızın denetlemesinde ev sahibi  olarak kendilerini ağırladım.

Annemin ölümü ve yaşadığım acıları bir nebze olsun azaltacak bu yoğun hadiseler olmasaydı, Annemin acısını nasıl atlatırdım bilmiyorum.

Başkalarını pek ilgilendirmeyecek olan bu özel hayatımız, aslında kendi ailemizin gelecek nesillerine bir başlangıç olsun için yazdım. Eşim emekli bankacı ve uzaktan akrabam, İki kızım var.

 Büyük kızım Ayşegül Şimşek, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Fakültesini bitirdi, Mastırını  yaptı.Bir yabancı bankanın, genel müdürlüğünde koordinatör,

Küçük kızım Demet Şimşek, İstanbul İktisat fakültesini bitirdi, Ayni fakültenin Avcılar da ki yüksek lisans enstitüsünde mastırını yaptı. Bir özel bankada  şube müdürü  olarak çalışmaktadır.

Ben yukarıda açıkladığım sebeplerden dolayı doğup büyüdüğüm  köyümü ve yaylalarımı çok seviyorum ve her fırsata köyüme gidiyorum.

                                                       17 Mayıs 2006 çaltılar köyü 
 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok